29 Ekim 2008 Çarşamba

İSKİLİPLİ İBRAHİM ETHEM HAZRETLERİ























DÜZENLEYEN: YUNUS EMRE ERDOĞAN ( Lisans tezi)

İbrahim Ethem Gerçekoğlu 1303 Rumi yılında (1887) Çorum’un İskilip ilçesi Büyüktaş mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet efendi İskilip’in yerlilerinden Kadıağalar ( Kadıoğlu) lakabıyla bilinen tanınmış bir ailenin mensubudur. Annesi Emine Hanım “Sülale-i Tahir edendir” Soyu Hz. Hüseyin’e dayanır.

Bu bahtiyar ana baba gördükleri bir rüyadan mülhem olarak çocuklarına İbrahim Ethem adını vermişlerdir.

İbrahim Ethem hazretleri Ahmet efendi ve Emine hanımın en büyük çocuğudur. İbrahim Ethem hazretlerinin Zahide Leblebici, Zeynep Karaman, Mehmet Gerçekoğlu adlarında üç kardeşi vardır. Baba bir anne ayrı en küçük kardeşi ise Bekir Gerçekoğludur.

İbrahim Ethem hazretlerinin Şerife hanım ile olan tek evliliğinden beş çocuğu olmuştur. İlk çocukları Cemaleddin adında bir erkek çocuk olup küçük yaşta vefat eder. Bu ilk çocuklarından sonra Ubudiyye ve Meliha ismini verdikleri iki kızları olur. Daha sonra Ali Rıza ve Ahmet Burhaneddin adında iki oğulları dünyaya gelir. Bu dört çocuğu da halen hayattadır.

İbrahim Ethem hazretleri, daha çocukken kendisini Allah yoluna ve ibadete vermiş, veliliğe ermiştir. 4-5 yaşlarında iken namaz kılmaya başlamıştır. Çok genç yaşlarında devamlı bir manevi huzur içinde, ilahi aşkın sarhoşluğu ile mest ve müstağrak yaşadı. Bu hal namaz kılarken de devam ettiğinden “ Ya rabbi. Bu hali benden namaz kılarken al, sonra tekrar iade et “ derdi.

Efendi’nin bu mest hali validesini endişelendirir. Oğlunun deli olacağı düşüncesine kapılır. Annesinin bu düşüncelerini fark eden efendi hazretleri “ oğlun deli değil veli olacak “ diye içinden mukabele edermiş.


İBRAHİM EDHEM HAZRETLERİNİN TAHSİL HAYATI:

İbrahim Ethem hazretleri daha küçük yaşlarda ilme merak sarmıştır. Sekiz yaşındayken “ Delahül Hayrat” adlı eseri okumaya başlamıştır. Eserin feyzinden cezbe haline geldiği görülürmüş.

Zahiri ve batini ilimleri bünyesinde toplayan İbrahim Ethem iyi bir medrese tahsili görerek şeri ilimleri, bir şeyhin terbiyesinden geçerek de manevi ilimleri tahsil etmiştir.

Efendi hazretleri medreseye devam ederek Müderris Mehmed efendi’den icazet alan, ledün ilmini şeriat ilmiyle birleştirerek “ Zülcenaheyn “ ( çift kanatlı olan) genç veli bu yolda kendilerinden faydalandığı Enbiya- Zade Mehmet Hilmi ve müderris Mehmet efendi gibi üstadlarına hayatları boyunca canı gönülden hizmet ve yardımdan geri durmamış, dua ve himmetlerini almıştır.

Gençliğinde Allaha olan aşkı ve ibadete olan düşkünlüğünden dolayı sürekli ibadet etmek isteyen ve geceleri uyumaktan şikayet eden efendi hazretleri bu durumu şöyle anlatıyor; Ya rab, neden geceyi yarattın sanki? Uyumayıp hiç durmadan sana ibadet etseydik derdim.

Ancak medreseye başladıktan sonda, Kur’an la olan meşguliyeti neticesinde gecelerin yaratılmasının hikmetini anlamış ve bu düşüncesinden vazgeçerek Allahın her yaptığının hikmetli ve yerinde olduğunu teslim etmiş ve tevekkülünü derinleştirmiştir. Son zamanlarında bazen uyuklar oluşunu gençliğindeki bu hadise dolayısıyla kendisine ilahi bir işaret olduğunu belirtmiştir.

İskilip’te ve Kastamonu’da uzun yıllar medrese tahsili gören İbrahim Ethem, Cıncıllı Mehmet hocanın ders halkasında bulunmuştur.

İskilip’te Şeyh Ethem diye bilinen İbrahim Ethem hazretleri, Gümüşhaneli ve Seydişehirli gibi büyük veliler ile görüşmüş olan büyük mutasavvıf Fazlullah Rahimi’den Mesnevi dersi almıştır.

İbrahim Ethem hazretleri, gençliğinde Mesnevi’yi okumayı çok istemiş, bunu kendisine okutacak ehil insanlar aramıştır. İbrahim Ethem hazretleri Allaha yalvararak ” Ya rab. Eğer bana mesneviyi okutacak kimse kalmadı ise, sen öyle bir kimse yarat. Sen her şeye kadirsin allahım “ diye dua eder.

Bu sıralarda İskilip’in mal müdürünün kayın pederi olan büyük mutasavvıf Fazlullah Rahimi hazretleri İskilip’e gelir.İskilip’te vakit namazlarını kıldığı Ulu caminin müezzinine :” oğlum buralarda sohbet yapılabilecek bir Allah dostu yokmu? “ diye sorar. Müezzin efendi Fazlullah Rahimi’yi tanıdığı meşahıyla görüştürür. Efendi bunların yeme içme şeyhi olduğunu, kendisinin ise gönül ehli birisini aradığını söyler.
Müezzin efendi: “ Buralarda İbrahim Ethem adında genç bir şeyh daha var. İsterseniz sizi onunla görüştüreyim “ der.

Fazlullah Rahimi Hazretleri teklifi kabul eder. Müezzinle birlikte İbrahim Ethem hazretlerinin evine gelirler. Fazlullah Rahimi Hz. Kapı açılıp İbrahim Ethem efendiyi merdivenin başında görünce müezzine “ ben aradığımı buldum “ diyerek gitmesini işaret eder. Fazlullah Rahimi yukarı baka baka merdivenleri çıkar. Efendi ile karşı karşıya gelince onu tepeden tırnağa kadar süzer; iki elini sonuna kadar açarak “ ohh işte ben böylesini arıyordum” diyerek Ethem efendiye muhabbet ile sarılır.

Bir süre konuşup görüştükten sonra Fazlullah Rahimi, Ethem efendiye “ Ben sana Mesneviyi okutmaya memurum, yalnız bana asla itiraz etmeyeceksin, hiç bir izahıma mukabelede bulunmayacaksın.“ der. Efendi ne zamandır arzuladığı şeye kavuşmuştur. Memnuniyetle “ tabi efendim “ mukabelesinde bulunur.

Okumaya başlarlar. İlk başlarda Fazlullah Rahimi’nin beyitleri şerh ederken verdiği manalar, efendinin hiç içine sinmez. Hep itiraz edesi gelir, kendisini zor zabdeder. Fakat zaman geçtikçe bu manalara kalbi yatışır, ruhu alışır. Aradan altı ay geçer. Mesnevinin son kısımlarına yaklaşmışlardır. Bir gün mesnevinin anlaşılması zor bir beyit’in olduğu noktaya gelip dururlar. Ethem hz. bu beyit hakkında “ efendim, buna şöyle bir mana verilebilir mi? “ demesi ile birlikte Fazlullah Rahimi birden bire susar, öylece kalır ve daha sonra “ tamam! Artık benim vazifem bitti! “ der. Ethem efendinin “” aman efendim ben öyle demek istememiştim, beni bırakıp gitmeyin” gibi çabaları sonuç vermez. Mesnevi dersi nihayete erer.

Ayrılık vakti geldiğinde, Fazlullah Rahimi hz. Ethem efendiye şunları söyler: “ oğlum ben bu asırda yaşamış beş büyük veli ile görüştüm. Beşincisi sensin. Sen zamanın feridi ( teki ) olacaksın. Tuttuğun bu yolun en yüksek mertebesine ulaşacaksın.” İbrahim Ethem hazretleri bu müjdeyi daha önce rüyasında Gavs-ı Azam’dan da ( Abdulkadir Geylani’den ) almıştır.

Mesnevi zevkine eren İbrahim Ethem hazretleri, sohbetlerinde Mevlana’dan beyitleri okur ve açıklamasını yaparmış. Ayrıca efendi Farsça ve Arapça’ yı iyi bilirmiş.

YAŞADIĞI YERLER VE İRŞAT FAALİYET’LERİ :

İbrahim Ethem hazretleri çocukluk ve gençlik yıllarını İskilip’in Büyüktaş mahalle’ sindeki iki katlı ahşap bir evde geçirmiştir. Bu ev oldukça büyüktür. Aynı zamanda tekke olarak kullanılmaktadır.

Evde misafirsiz gün geçmezdi. Kimi efendiyi görmek, kimi intisap etmek için, kimi sohbete katılmak için, görüp duasını almak için çeşitli vilayetlerden akın akın buraya gelirdi.

İbrahim Ethem hazretleri yaşadığı çevrede çok sevilen, güvenilen, inanılan ve hükmüne razı olunan bir insandı. Bu sebeple toplumsal barış ve huzurun sağlanmasında önemli bir yere sahipti.

İbrahim Ethem hazretleri gerek toplumsal huzuru sağlamak, gerek İstiklal mücadele’sine halkı teşvik etmek, gerekse irşat vazifesini yapmak üzere çeşitli vilayetlere ziyaretlerde bulunmuştur.

İbrahim Ethem hazretleri; milli Mücadele’nin başladığı sıralarda Çubuk ve Kızılcahamam taraflarına irşada gelmiş bulunmaktadır. Ankara vali vekili Yahya Galip Kargı ile o zaman Ankara müftüsü olan Rıfat Börekci’nin daveti üzerine Ankara’ya gelip kendileri ile görüşmüş sonra dönmüştür.Yayılma istidadı gösteren isyan kımıldanmalarını yumuşak ve tesirli öğütleri ile derhal yatıştırdığı ve halkı milli Mücadele’ye iştirak ettirdiği gibi; düşman istilasından korkanlara’da düşmanların bozulup gideceklerini haber vererek büyük bir kuvvet ve sükunet kaynağı olmuştur. O Milli Mücadelemizin adı bilinmeyen sayısız kahramanlarından birisidir.

Milli Mücadelenin başarıyla sonuçlanmasından sonra Ethem efendiye Hacı Bayram Dergahı Postnişinliği tevcih edilmek istenilmişse de kabul etmemiş ve serbestliği tercih etmiştir.

Menemen hadisesinden sonra olayın failleri bulunması için kurulan İstiklal mahkemesinin yanlış bir kararı ile İbrahim Ethem hazretleri tutuklanır ve Çubuk hapishanesinde üç ay kalır. Ethem efendi hamd ile irşat vazifesine burada da devam eder. Üç ayın sonunda Atatürk’ün durumdan haberi olur. Ankara valisi ve Emniyet müdürü ne kızarak “ efendiyi derhal serbest bırakmalarını, onun İstiklal harbinin kazanılmasında çok büyük hizmetlerinin olduğunu “ söyler. Bunun üzerine efendiyi hemen serbest bırakırlar.

Atatürk, Ethem efendi ile görüşmesinde ona gayrimenkul ile makam vermek teklifinde bulunmuştur. Bunları kabul etmediğini görünce bir tekke açma teklifinde bulunmuş, Efendi hazretleri ise teklifleri kabul etmemiş ve:“ İstemem Paşam, ben tekkelerin kapatılması için dua ediyorum, çünkü tekkeler iyice bozuldu, amacından saptı “ cevabını verir.
Gayrimenkul ve makam tekliflerine ise: “ Olmaz paşam, kabul edemem. Fakirin burada zerre kadar emeği yok. Milletin malını, hakkını, hak etmediğim bir şeyi nasıl kabul ederim. Hak etmediğim bir şeyi de sizde bana veremezsiniz demiştir. Ethem efendinin bu cevabı Atatürk’ü sevindirir. Efendinin bu hediyeleri kabul etmemesi karşısında hayretler içinde kalan Atatürk ; “ Madem öyle ben sana bir izin belgesi vereyim. Sen Türkiye’nin neresinde olursa olsun istediğin gibi faaliyet göster. Kimse sana dokunamaz “ diyerek mukabelede bulunur.
Daha sonraki değişik zamanlarda da Atatürk tarafından köşke çağrılarak kendisi ile dini konularda görüş alış verişinde bulunulmuştur. (1)

Milli mücadele yıllarından bu yana Ankara’ya sık sık gelen Ethem efendi 1951’de Ankara’ya geldiğinde buraya yerleşmeye karar verir. M. Asım Köksal beyin teklifi ile Keçiören’de bir arsa satın alır. Buraya üç katlı bir ev yaptırarak yerleşir. Asım Köksal beyde kendi arsasına bir ev yaptırarak Ethem efendiye komşu olur.

Efendi hazretlerinin İskilip’teki yaşam tarzı 1963 senesine rastlayan vefatına kadar bu evde aynen devam eder.

SİYASET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:

İbrahim Ethem hazretleri günlük yaşantısında, mecbur kalmadıkça ehli dünya ile sohbet etmekten ve beraber olmaktan uzak dururdu. Dedikodu ve gıybet yapılan meclislerde oturmazdı.

Efendi hazretleri bir Cuma günü hacı bayram’da Said Nursi ile karşılaşır. Said Nursi’ye ; “ Evlen, otur, mazbut bir hayatın olsun. Hükümetle uğraşma, ibadetine devam et.” Diyerek tavsiyede bulunur. Said Nursi “ hapishaneden çıkamıyorum ki, halimi görüyorsun. Nasıl evleneyim.” cevabını verir.

Adnan menderes’in kurduğu partide aktif olarak çalışan bir müridi İbrahim Ethem hazretlerini ziyarete geldiğinde efendi hazretleri ona yaşadığı bir olayı şöyle anlatır. “ oğlum; geçen hafta Çankırı valisi ile Celal Bayar beni ziyarete geldiler. Seçimleri kazanmak için fakirin dua etmesini istediler. Bende İnşallah dedim. Onlar gittikten sonra iki halk partili geldi. Onlarda aynı istekte bulundular. Ben yine İnşallah dedim. Onları’ da gönderdikten sonra ikindi namazını kılıp, şöyle dua yapmayı düşünüyordum; Allah’ım hayırlı olanını ihsan et. İkindi namazını kılıp selam verir vermez aniden iki koluma iki kuvvet çullandı. Beni yüz üstü kapaklandırdılar. Yerimden kımıldayamıyordum. Ter içinde kalmıştım. Ölecek gibi oldum. Görmediğim bir el önüme bir ağaç tomruk koydu. Bir testereyi elimin üzerine koyarak şuradan mı keselim, şuradan mı keselim diye testereyi elimin üzerinde gezdiriyordu. Testerenin dişleri tenime batıp çıkıyordu. Önümde yere yakın bir pencere vardı. Zoraki başımı kaldırıp pencereden ufuklara bakar gibi oldum. Tam o sırada, Peygamberimiz ( S.A.V.) mübarek elleri ile işaret ederek; “ Bırakın bu kadarı Ethem’e yeter” dedi.O iki kuvvet ellerini üzerimden çektiler. Yavaş yavaş doğrulur gibi yapıp, sağ tarafıma baktım ki ne göreyim! Seyyid Abdul Gadir Geylani Hazretleri, sol tarafıma baktım ki Seyyid Ahmet Rufai Hazretleri dikiliyordu. Abdul Gadir Geylani hazretleri sert bir şekilde; “ oğlum, sen kime dua edecektin ?” deyip ikisi de gözden kayboldu. Tam kırk gün gece – gündüz ağladım. Az kalsın velayet elimden alınacaktı. Sen nasıl oluyor da bizzat politikanın içine giriyorsun diye beni uyandırdılar.

İbrahim Ethem hazretleri bir müridine: “ 27 Mayıs ihtilal’ından sonra,Adnan Menderes’in idam edilmemesi için gece, yüce alah’a duada bulunduğunu ifade ederek; şöyle devam ediyor. Ey Allah’ım Adnan senin Habib’inin atalarından birinin ismi. Onun hatırına Adnan menderes kulunu kurtar, onu bağışla, diyerek duada bulundum. Yüce rabbim kalbime; Kulum onun şehit olmasını, ahirete temiz gelmesini istiyorsan dua etme. Ben onu şehit yapacağım. Onun büyük bir hatası var. O hatanın affedilip temizlenmesi için, şehit olabilmesi için idam edilmesi gerekir. Fakir’de emr-i ilahi’ye boyun eğerek; Ya rabbi sen daha iyisini bilirsin dedim.

İbrahim Ethem hazretleri ile Atatürk arasında şöyle bir olay geçer: Atatürk İbrahim Ethem hazretlerini yanına çağırtır ve ona; “ Sen ne iş yaparsın?” diye sorar. Efendi hazretleri de hiç fütur etmeden; “ Paşam ben şeyhlik yaparım “ der. Atatürk “ Nasıl şeyhlik yaparsın, insanlara ne anlatırsın.” diye sorar. Efendi hazretleri “ İnsanlara doğruyu söyler, İslam’ın hükümlerini öğretir, Allah ve Resulünün istediği gibi yaşamalarını tavsiye eder, onlara zikir yaptırırım.” diye cevap verir. Peki, başka şeylere karışmaz mısın? Mesela devlet işleri, siyaset gibi şeylere.Efendide “ hayır Paşam. Ben öyle şeylerden anlamam. Bu gibi şeyler sizin işinizdir. Benim işim budur” der.

TASAVVUF ANLAYIŞI:

İbrahim Ethem hazretlerini gören ve tanıyan herkes, insanı hemen tesiri altına alıveren manevi heybetinden ve kendisi ile tanışan herkesi sarıveren sevimliliğinden bahsederler. Efendi’nin şahsiyeti ve vakarı karşısında her türden ve her kimlikten insan, ona ister istemez hürmet eder, sayısız insan onun sayesinde hidayete erer.

M. Asım Köksal, efendi hazretlerinin evindeki bereketi şu şekilde anlatıyor; “ Efendi’nin evine her zaman ziyaretçiler gelir, efendide onları daima en iyi şekilde ağırlamaya çalışırdı. Sofrası her zaman misafirler ile dolu olurdu. Ortaya bir miktar yiyecek gelir, ben “ acaba bu yiyecekler misafirlere yetecek mi? “ diye merak ederdim. Yemekler yenir ve doyulur, fakat sofradaki yiyecek pek azalmazdı.

Efendi hazretleri ders halkasına katılanlara şöyle derdi: “ Tasavvufa intisaplı olduğumuzu ne kadar gizli tutarsak o kadar iyi olur. Hatta evdeki hanımımız dahi bilmese daha iyi olur. Maneviyatımızı ne kadar gizlersek o kadar çabuk ilerler, yükselir ve derecemizi artırırız. Manevi hallerimizi gizlemezsek bu halleri taşıma gücü ve kuvvetini kazanamayız. Dışarı sızdırırız, manevi halimizi kaybeder daha ileri gidemeyiz. Bu sebepten dolayı keramet gösterme gibi olağanüstü haller görüntüsünü büyüklerimiz hoş görmemişler, müsaade de etmemişlerdir. Bizler ancak yokluk duygusu içinde, devamlı kalbimiz kırık, gözümüz yaşlı bir halde yüce Allah’a tevazu ve niyazda bulunarak Rıza-i ilah-iye’sini kazanmak için çaba göstereceğiz.



İBRAHİM ETHEM HAZRETLERİ’NİN M. ASIM KÖKSAL İLE TANIŞMASI:

1951 Yılında Ankara’nın Cebeci semtinde oturmakta olan Pakize Hanım ( İbrahim Etem Hazretlerinin akrabası) , evinde mübarek bir insan olduğunu söyleyerek karşı evdeki komşusu Asım beyi evine davet eder. Davete icabet eden M. Asım Köksal bir kış günü efendi hazretleri ile karşılaşır. Oda küçük, sobalı ve basıktır, ancak içeri girer girmez Asım Köksal’ı büyük bir huzur ve ferahlık hissi kaplar. Efendinin huzurunda büyük bir manevi saadet duyar, daha ilk görüşmede, kalbinde ona karşı muazzam bir sevgi ve bağlılık duygusu belirir. Maneviyat ve muhabbet dolu beraberlik geç vakitlere kadar sürer.

Komşunun evinde efendi hazretleri ile Asım Köksal’ın buluşmaları 6-9 ay kadar sürer. Her gün geç vakte kadar başka birinin evinde oturmak sebebi ile Asım Efendi doğal olarak utanır ve sıkılır olmuştur. Yine bir gece evden ayrılırken yine bu his içindedir. Bu sırada efendi hazretleri elini omzuna koyar ve :” oğlum! Benim burada ve bu evde ne işim olduğunu zannediyorsun? Ben manevi bir işaretle, seni yetiştirmek için İskilip’ten Ankara’ya bu eve geldim. Sen buraya sıkılmadan her gün geleceksin.” buyurur.

Asım Köksal, İbrahim Ethem hazretlerine karşı derin bir muhabbet duymaktadır. Ancak gönlünde bir velinin muhabbeti daha vardır ki o da M. Sami Ramazan oğlu hazretleridir. Bu iki veli den hangisine intisap edeceğine bir türlü karar veremez. İstihare yapmaya karar verir. İstihareden sonra İbrahim Ethem hazretlerine intisap eder.

Efendi hazretleri 1951’de Ankara’ya yerleşir. Böylece Asım bey 12 sene boyunca efendi hazretlerinden ders alır.

Bir gün İbrahim Ethem hazretleri, Asım bey’e ;” oğlum! Bende her fani gibi bu dünyadan gideceğim. Ben vefat edince yerime sen geçeceksin. Vazifeyi sen yürüteceksin.” der. M. Asım Köksal:” Efendim, malumunuz ben çok meşgul bir kimseyim. Resmi ve ilmi çalışmalarım var. Eğer uygun görürseniz, ihvan kardeşlerimizden birisi uygun olur mu?” deyince efendi:” Oğlum bu benim elimde olan bir şey değil. Bana manen böyle emredildi.” Cevabını verir. Bunun üzerine Asım Köksal sukut etmek zorunda kalır.

İbrahim Ethem hazretleri, Dursun Güler beye şunları anlatmıştır. “ Oğlum Yüce Allah beni İskilip’ten Ankara’ya Asım Köksal’ı yetiştirmek için gönderdi. O çok güzel bir şekilde yetişti. Kendisinde üç güzel özellik vardı: İlim sahibi olması, cömert olması, güzel ahlak sahibi olması. Bu özellikleri olmayan kimse mürşit olamaz.

Kendisi çok zor imtihanlardan geçti. Bu imtihanlar sonunda üzerimizdeki görevin ona verilmesi işaret edildiğinden bir gece kendisine ‘ hilafet duası ‘ yaptık. Dua sonunda M. Asım Köksal yanıp tutuşmaya başladı. Bu hal kendisinde iki sene devam etti. Halk arasında hakk’a vuslata erdirildi. Dışı halk ile içi tamamen maneviyatla dopdolu olarak ‘ Halvet Der Encümen’ şeklinde yetişti. Görev kendisine verildi.

Asım Köksal, İbrahim Ethem hazretlerinin vefatına kadar 12 yıl boyunca yanından ayrılmadı. Bütün sıkıntılarını, efendi hazretlerinin tavsiye ve dualarıyla üzerinden attı. Efendinin maddi ve manevi sohbetinde yetişti, olgunlaştı ve kemale erdi.

İBRAHİM ETHEM HAZRETLERİNİN VEFATI:

Hayatının tamamını, gönüllere Allah ve Peygamber sevgisini aşılamak, ibadet zevk ve neşesini tattırmakla geçiren bu büyük veli, bu büyük ve kamil insan; 1382 yılı ramazan’ın 11’ine rastlayan 6 Şubat 1963 Çarşamba günü, acil tedavi için kaldırıldığı Ankara hastanesinde, teyemmüm ederek akşam namazını ima ile kıldıktan sonra Allah diye zikir çekerek dünyamıza gözlerini kapamıştır.

Efendinin vasiyeti üzerine cenazeyi veliyullahtan bir zat olan Kasım efendi yıkar.
Kasım efendi;” İbrahim Ethem hazretlerini yıkarken, evinde başucunda bulunan on iki kişinin orada da hazır bulunduğunu ve efendi’yi kabre koyup üzerini örtünceye kadar on iki Piran Hazerat’ı başından ayrılmadı.” diye yaşadıklarını anlatmıştır.

Perşembe günü ikindi namazını müteakip Hacı Bayram camii’nde cenaze namazı kılındı. İbrahim Ethem hazretleri Ankara’daki Asri mezarlığın 194 ada, 176 parselinde bulunan mezara defnedildi.
Gasledilirken ve defnedilirken yanında bulunanlar efendi hazretlerinden buram buram gül kokularının yayıldığını söylüyorlar.

Kabri başına Asım Köksal efendi tarafından şöyle yazılmıştır:
Meftun burada kamil insan
Mensup-i şah-i Gavs-i Geylan
İbrahim Ethem İskilipli
Allah deyip etti azm-i Yezdan

KAYNAKLAR:
- Eraydın, Selçuk Tasavvuf ve tarikatlar
- Pakalın, Mehmet Zeki Osmanlı tarih deyimleri ve terimleri sözlüğü
- Şamil İslam ansiklopedisi
- Öztürk, Prof. Dr.Y. Nuri tasavvufun ruhu ve tarikatlar
- Kara, Mustafa tasavvuf ve tarikatlar tarihi
- Köksal, A.Cüneyt M. Asım Köksal hayatı ve hatıraları
- Güler, Dursun İskilipli İbrahim Ethem Gerçekoğlu Hz.( basılmamış eser)
- Köksal, M. Asım “ Kaybettiğimiz kamil insan İbrahim Ethem”
- Gerçekoğlu’nun mezarı başında - Diyanet aylık ilmi dergi C.2, S. 3-4
- Altundaş- Hayrani, tasavvuf tarihi ist. 1991
- (1) torunu İzzettin Galip Karaman



Mustafa Yolcu- Ankara
28.10.2008

20 Ekim 2008 Pazartesi

OFLİ HOCA

Karadeniz in bir kazasında görevli bulunan Ofli hoca hakkında müftülüğe şikayet gelir.

Müftülük durumu ilgililere bildirir. Durumu tetkik için murakıp olarak bir başka yerde görevli müftü görevlendirilir.

Görevli müftü bir vatandaş gibi Cuma günü Ofli hocanın camisine gider. Hoca cemaate vaaz vermektedir:
“ İbrahim peygamberimize allahimiz dediki: ya İbrahim Mekkei Mükerreme yi yeniden inşa et. Oda dedi ki ey allahım çimento yok, kum yok, tuğla yok ben mekkei mükerreme yi nasıl inşa edeceğum.

Hazreti peygamberimiz cennetin kapısı girişine yattı. Allahımıza seslendi .
Ey allahım bütün mümünleri çennetüne koymaz isen ben buradan kalkmayacağum.
Allahumuzda dediki ya Muhammet kalk oradan, istedüğünü yapacağum.

Muhammetde oradan kalkti ama soğukta yerde yatmaktan ayakları romatizma oldi. “

Vaaz bu şekilde devam etmiş ama Ofli hoca halen o camide göreve devam ediyormu , murakıp ne rapor vermiş bilmiyorum.

Hani derlerya “ yarım doktor candan, yarım imam imandan edermiş “

Mustafa Yolcu

19 Eylül 2008 Cuma

TREN GARI – ANKARA


Ankara da yolum tren gar’ına düşmüştü. Önündeki otobüs durağında otobüs bekliyordum.

Bu bekleme sırasında beyaz sakallı bir ihtiyarın elinde bulunan simidi kuru kuruya yemeye çalıştığını gördüm. Yanına yaklaştım ve: “baba canın simit mi yemek istedi “ diye sordum.

Yaşlı emmi bana gülümsedi ve “ dişim yok karnımı bunun ile doyurmaya çalışıyorum” dedi.

Biraz dana konuşunca- "Memleketinin Erzurum olduğunu, Ankara’ya oğlunun yanına geldiğini, tren ile Erzurum’a döneceğini " söyledi.
Tren ile Erzurum’un bir güne yakın bir süre alacağını tahmin ediyordum.
Yaşyı emmi yarı aç, yarı tok Erzurum’a gidecekti.

Çorba içermisin dediğimde "sen bilirsin "diye cevapladı.

Birlikte gar lokantasına girerek bir masaya oturduk.
Benim karnım toktu. Yaşlı emmiye önce mercimek çorbası, arkasından da sulu köfte ile yoğurt ısmarladım. Çorbayı beklerken trenin kalkış saatini sordum. Bana tren bileti uzattı ve oradan trenin kalkış saatini öğrendim. Aynı zamanda istismar edilip edilmediğimi bilet ile teyit etmiş oldum.

Çorbanın ve yemeğin içine ekmekleri doğrayarak güzelce yumuşattı ve yavaş yavaş yiyerek karnını güzelce doyurdu. Bende onu zevkle izledim.
Yemiyordum ama manevi olarak haz alıyor adeta doyuyordum.

Bana Allah senden razı olsun diyor, memnuniyetini dile getiriyordu.

Masadan kalkarken yolda harçlık etmesini söyleyerek birazda para verdim.

Dışarı çıkıp vedalaşırken bana “ SENİ BÜYÜTEN ANAN BABANDAN ALLAH RAZI OLSUN” dedi. Ben en büyük karşılığımı almıştım.

Benim gönlümde yaşlı emmi tren ile hala ERZURUM’ a gidiyor. Yolculuk devam ediyor.

Mustafa Yolcu

BİR SESLENSE




Bir devlet dairesinde çalışıyor, HALKA HİZMETİ HAKKA HİZMET olarak görüyordu.
Arzusu statükonun devam etmesi değil, bir takım yenilikler getirmekti.

Çalıştığı iş konusu insanların içinde oturdukları, dünyada mekanın sembolü olan evleriydi.
Binaların sağlam olması, işlevlerini yerine getirmesi, uzun bir süre sağlıklı olarak ayakta kalmasını sağlamak istiyordu.

Bu arada bunların yapımı ile ilgili kanun, yönetmelik, teknik şartnameler vardı. Bunlara’ da taviz verilmeden uyulması gerekiyor, bazen cumartesi – Pazar günü bile inşaatları kontrol ediyor, birlikte çalıştığı insanlarda da bu özelliklerin olmasını istiyordu.

Bir gün çalıştığı işyerine bir müteahhit gelir. “ Sizinle görüşmek istiyorum der. Buyurun deyince söze başlar: Biz buralarda paramızı verip işimizi gördürmeye alıştık. Size para veremiyoruz, siz bizim işimizi resmiyete koyuyorsun. Böyle olunca’ da işimiz uzuyor. Açık söyleyrum sen bizim işimize gelmeysun.”

İşyerinde kapısı herkese açıktı. Kapısına vurulmadan içeri giriliyordu. Vatandaşın olacak işi varsa hemen oluyor, olmayacak işe ise olumsuz cevap veriliyordu.

Bir gün aynı bölgede inşaat yapan bir arkadaşı ziyaretine gelir. Derki: “ Burada senin dışında çokları dünyalığını buluyor. Müteahhitler aramızdaki ilişkiden dolayı bizim işimizi hallettir diye bana geliyorlar. Gel ben senin adına onlardan gerekeni alayım, sende onların işini hallet. “

Teklifi hemen reddedince” hemen karar verme. Düşün sonra kararını bana bildirirsin” diyerek yanından ayrılır.

İşyerinde elemanlarının arabası, kendilerine ait evleri, ceplerinde de harcayacak çok paraları vardır.
Amir olmasına rağmen onun arabası, harcayacak çok parası yoktur.

Arkadaşına verdiği olumsuz cevaba rağmen nefsi ile mücadele halindedir. Teklifi kabul etsem mi, etmesem mi?.....

Arkadaşı iki defa daha gelerek teklifini yeniler. Ona açıkça gel enayilik yapma teklifimi kabul et der.

Bu safhada, kendi kendine mücadele halinde iken bir rüya görür. Rüyasında kendisi asker ve koğuş nöbetçisi.
Hava kapalı ve içinde büyük bir sıkıntı var. Adeta koğuşa sığamıyor. Bir ranzaya oturuyor. Hafif doğrulunca başını üstteki ranzaya vuruyor ve başı acıyor.
Tam o anda yukarıdan iki el onu şakaklarından tutuyor. Birden etraf aydınlanıyor, rahatlıyor. Başını kaldırdığında yukarıda nur yüzlü bir ihtiyarın bulunduğunu görüyor. Ona diyorki ( OĞLUM
BİLDİĞİN YOLDAN ŞAŞMA) Birden uyanıyor, bakıyor’ ki rüya imiş. Gözünü yumup nur yüzlü ihtiyarı tekrar görmek istiyor ama nafile. Mesaj verilmiş ve bitmiştir. Anlayanın bu mesaja uyması gereklidir.

Daha sonraki gün arkadaşı kararını öğrenmek için tekrar geliyor. Karar verilmiştir. Cevap rettir.
Arkadaşı “sen enayisin arkadaş” diye yanından ayrılır.

Şu anda bunu anlatan yalan dünyada, arkadaşı gerçek dünyada. Ah bir gelse’de, bir görünse de kim haklı imiş diye yalana tapanlara BİR SESLENSE.

MUSTAFA YOLCU - 1994

3 Eylül 2008 Çarşamba

PROF.DR.SAYIN CELAL ŞENGÖR

Radikal de çıkan mektubunu esefle okudum.

Yine ayrı bir yazınızda kendinizi bu memlekete ait olarak görmediğinizi , bu ülkede yetişmediğinizi , bu ülkeye ait olmadığınızı yazıyorsunuz.

Sayın…size hocam demiyorum; siz böyle denilme sinede karşısınızdır Sayın mösyö benim ülkemde olup , ülkemin imkanlarını kullanıp , benim insanımın yüksek değerlerine sataşıp , benim mahallemde salyangoz satıyorsunuz.

Sizin düşüncelerinizin azınlık olmasına rağmen benim insanımın baskı altına alınması, horlanması , küçük görülmesi için mi ; benim ecdadım kurtuluş mücadelesini verip , Çanakkale harbinde yamyam Avrupa sına karşı savaşını edip kanını akıttı. Binlerce şehidim senin hayalindeki düşünceler uğruna mı gözlerini kırpmadan hayatlarını feda ettiler. Halen sınır boylarında nöbet bekleyen binlerce Mehmetçik sizin kafanızdaki idealler uğruna mı oralarda bekliyorlar ?..

Birde sayın üniversite profesörleri sizi YÖK üyeliğine seçmişler. Bur ova onlara bula bula sizin gibi yazılarınızda kendinizi özetlediğiniz özellikte birisini bulmuşlar.

Mösyö size Ankara hukukta olmuş bir olayı anlatacağım.

Yıl 1975 . Ders Anayasa hukuku . Hoca;Bülent Nuri Esen . Sene başında dersin çağdaş hocası sınıfa geliyor ve diyor ki :( Arkadaşlar dersimizin başında size bir konuyu açacağım. Ben Allaha inanmıyorum. İçinizde inanan var ise onunla tartışalım. Allah varsa bana varlığını ispatlasın. İspatlayamıyorsanız benim dediğimi kabul edeceksiniz. Benim anlattıklarımı kabul edeceksiniz. Ben dersimi ataist bir çizgide anlatırım.)

Yer 250 kişilik anfi. Bir talebe ayağa kalkıyor ve ( Bu konuyu ben sizinle tartışmak istiyorum ) diyor.Karşılıklı konuşma başlıyor.

Talebe: Hocam bir nar ağacını ele alalım. Bu ağaç kışın yapraksız kupkuru kalır . Dibine beslensin diye hayvan pisliğini gübre olarak sererler. Bahar olur , yaz gelir dallarından nar meyveleri sallanmaya başlar. Peki o kupkuru , dibinde hayvan pisliği olan ağaçtan o nefis meyve nasıl meydana geliyor. Diye sorduğumda ( tabiattan ) dedi. Tabiat ne diye sordum. O ağaca şifresini kim veriyor. Kim vazifelendiriyor. O muhteşem meyve nasıl oluşuyor.O ağaçta elma armut muz olmuyor da niye hep nar meyvesi çıkıyor?.........

Olgunlaşmış bir narı dalından koparalım. Bıçak ile narı ikiye bölüp size versem sizin gibi düşünen bütün ilim adamlarınız yan yana gelse , dünyanın bütün tekniğini birleştirse , narın zarlarını birleştirip kabuğunu bütünleştirip; hiç kesilmemiş şeklinde eski haline getirebilir mi ? diye sordum. Getiremezler dedi.

Bende : Bunun sahibi yaratıcısı Allah o kuru daldan , hayvan gübresi ve su nimeti ile hayata can veriyor . Sizin bu büyük güce allaha inanmanız gerekir dedim.
O sırada ders zili çaldı ve hoca konuşmamızı kesip dersten çıktı.

1975 Yıllarında okul solcuların kontrolünde idi.Sınıfta etrafımı çevirdiler , gerici yobaz bir daha bu okula gelme defol git. Bir daha bu okula gelirsen bu okuldan senin ölün çıkar diye beni ite kaka okuldan çıkardılar. Bende derslere giremez oldum.

Ama Bülent hocada rahatsızlanmış. Ailesi hasta haneye yatırmış. 1975 Yılında vefat etmiştir.

Evet sayın mösyö. Tarih Firavunların, Nemrutların ,Ebu Cehillerin,Lenin, Stalin , Karl Marx , Mao ların kıssaları ile dolu.

Siz diyorsunuz ki ( ÜNİVERSİTE DE OKUYAN , BİTİREN DOĞMALARA İNANMAZ ) Ben ise okudukça , pozitif ilimleri öğrendikçe yaratıcının gücünü daha çok görüp anladım. İnsan aklının açziyetini daha ışığı yer yüzüne ulaşmamış gezegenlerin olduğunu öğrenince fark ettim. Genetik denilen her canlının ayrı ayrı şifresini , ve bu şifreyi koyan gücü , tuzlu ve tuzsuz denizin birbirine karışmamasını , ana karnındaki üç karanlığı , en küçük zerredeki harikalığı fark ettiğimde anladım.

Bir şey daha anladım ki ; Nuh tufanında Nuh peygamber inandırıp oğlunu gemiye bindirememiş. Peygamberler oğlunu karısını inandıramamış. Hz. Muhammet amcası Ebu Lehep’i inandıramamış.

Bir şey daha anladım ki ; gözleri kör ,kulakları sağır , hissi olmayan insanların inanmaları kabul etmeleri de imkansız.

Aşık Veysel demiş ki( KİM OKURDU KİM YAZARDI. KOYUN KURT İLE GEZERDİ. BU DÜĞÜMÜ KİM ÇÖZERDİ FİKİR BAŞKA BAŞKA OLMASA.)

Şu anda Avrupa da bir kavram var. Gerçek bir Avrupalılık İyi bir hıristiyan olmakla olunur.

Siz ise: ALLAH’A İNANAN, İNANANLARIN OLDUĞU ÜNİVERSİTEYİ KAPATMAK kararı veriyorsunuz.

Bizim toplumumuzda başı örtülü olanlar ile örtüsüz olanların arasında bir problem yok.

Problem : HIRSIZLAR İLE,SOYSUZLAR İLE,BU ÜLKEYİ BÖLMEK , AİLE DÜZENİMİZİ YIKMAK İSTEYENLER İLE VAR.

Mösyö rahat olun , huzurlu olun. Kendi kendimiz ile barışık olduğumuz sürece bu ülke herkese yetecek kadar büyük.

MUSTAFA YOLCU - ANKARA

2 Eylül 2008 Salı

MÜHENDİS VE KAMU YÖNETİMİ-ANKARA

Ülkemizde kamu yönetimi bürokratlar tarafından yürütülmektedir.

Bürokratlar teknik olmayan okul mezunu olup bunlar devletin “ idari , mülki , emniyet iç işleri , dış işleri , işletme ,finans , teftiş , adli “ görevlerinde karar mekanizmalarında yer almaktadırlar.
Teknik okul mezunu olan memurlara mühendis mimar denilmekte olup bunlar devletin “ teknik hizmetlerinin yürütülmesinde ve az sayıdada teftiş görevlerinde “ yer almaktadırlar.

Kamuda bazı çalışma alanlarını ele aldığımızda :

1- İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI: Merkez teşkilatı; Mülkiye müfettişleri ve illerde Valilikler, ilçelerde Kaymakamlar vasıtası ile Başbakan , Bakanlıklar adına görevlerini yürütürler. Görev alanları idari ve tekniktir. Mülkiye müfettişleri idari ve teknik konularda teftiş görevlerini yerine getirirler. Valiler görevlerini vali yardımcıları ile birlikte yaparlar. Görevleri idari ve teknik alanları içine almasına rağmen; mülkiye ve hukuk mezunu olan valiler teknik görevleri de yerine getirmeye çalışırlar.

Valilerin teknik olan görevlerini mühendis olan bir vali yardımcısı ile birlikte yürütmesinde yapılan işlerin sağlığı açısından yarar bulunmaktadır. Mülkiye müfettişleri mülkiye ve hukuk fakültesi mezunudurlar . Görev alanlarında bulunan dairelerin teknik denetimini de yapmaktadırlar. Teknik olmayan birisinin teknik teftiş ve denetimi yapması yanlıştır. Bir çok yanlışları meydana getirmektedir. Bu tür teknik denetimlerin mimar ve mühendislerce yapılabilmesi için bu kadrolara mimar ve mühendislerde atanmalıdır.

2- ADALET BAKANLIĞI: Adaletin temini için kurulan bu bakanlığın asli unsuru olan hakim ve savcılar hukuk nosyonuna sahip hukuk fakültesi mezunu bürokrattırlar. Bu görevlerini yerine getirirken dosyalardaki bir takım konuları bilirkişilere havale ederek bu raporlar doğrultusunda davaları karara bağlarlar. Dava konuları : kişilik hakları , ceza , ticaret , iş , kadastro , gayri menkul , inşaat , kamulaştırma , borçlar , devletler arası hukuk konularında yer almaktadır. Burada da görüldüğü gibi dava konularının bir kısmı teknik bilgi ve nosyonu gerektirmektedir. Bunların sadece bilirkişi raporu ile sonuçlandırması sorunu çözmemektedir. Kaldı ki bilirkişilik konusu da bütün boyutları ile masaya yatırılıp yeniden düzenleme yapılması gerekmektedir.

Mahkemeler ve yüksek mahkemeler ihtisas mahkemeleri haline dönüştürülerek, davalar ihtisas mahkemelerine yönlendirilmeli ve teknik nosyonu gerektiren mahkemelerde çift hakim görev yaparak bu hakimlerden bir tanesinin mimar veya mühendis olması sağlanmalıdır. Böylece daha bilinçli ve hukuk + teknik gözle davalar incelenerek karar safhasına gelinebilir. Adaletin kusursuz olarak temini için bu gerekli ve şarttır. İhtisas Mahkemelerine mimar ve mühendis kökenli hakimlerinde atanması davalara ve mahkemelere yeni bir bakış tarzı getirecektir.

3- TEFTİŞ – DENETLEME KURULLARI VE MÜFETTİŞLER: Bu kurullarda görev alan denetleyici ve müfettişler teknik ve idarı konularda denetim yapmaktadırlar. Teknik nosyona haiz olmayan müfettişlere teknik konularda denetim yetkisi verilmektedir. Bu yanlıştır. Teknik olmayan birisine teknik denetim verilmemeli, bu görevler mimar veya mühendis olan müfettişlerce yapılmalıdır. Bu konularda hassasiyetle durulmalıdır. Aksi takdirde çok yanlış raporlar verilmekte veya raporlar sürüncemede kalmaktadır. Bu konu kural haline gelmelidir.

4– Devletin yönetimi sadece bürokratların elinde olmamalı , karar mekanizmalarında mimar ve mühendislerde yer almalıdır.

MUSTAFA YOLCU

SIR KAPISI - OSMANCIK


SIR KAPISI -OSMANCIK
Size bir arkadaşım tarafından bana aktarılan yaşanılan bir hadiseyi naklediyorum :

Yıl 1970 - yer Çorum – Osmancık ilçesi. İskilip’te Orta okulda okurken okul hayatım başarılı geçmiyordu. Babam ölmüş annemle birlikte İskilipte kalıyordum. Okul hayatım başarısız olunca benim Osmancıkta dişcilik yapan ağabeyimin yanına gitmem kararlaştırıldı.

Abiyim İskilip’e geldiğinde benide yanına alarak birlikte Osmancık ilçesine gittik. Ağabeyim bekardı. Dişçiliği oda ustasından öğrenmiş idi. Kendisine ahşap bir evden birinci kattan bir yer kiralamış, buranın bir odasında biz yatıyoruz diğer kısımlarında dişçilik işimizi yürütüyorduk. İşimiz pekiyi gitmiyordu. Ağabeyim düzenli olarak çalışmıyor, eline para geçerse arkadaşları ile içki kaçamakları yapıyordu. Ben ise hem Osmancığa uyum sağlayamamış, hem de ağabeyimin düzensiz olan hayatından sıkılıyordum.

Kış mevsimi geldi çattı. Bir sobamız vardı ama doğru dürüs yakacağımız yoktu. İşlerimiz ise hiç iyi gitmiyordu. İş yapar para kazanırsak zar zor ihtiyaçlarımızı gideriyor, karnımıza sıcak bir çay çorba giriyor idi. Para kazanamadığız günlerde bakkaldan borç yazdırıyorduk. Ama borcumuzu zamanında ödemediğimizden bakkalda borca mal vermek istemiyordu.

Sıkıntılı olduğumuz günlerden birinde akşam ekmekle pirinç çorbası içip erkenden yattık. Sobada yakacak odun ve kömürümüz yoktu. Ancak yatağın içinde yorgana sarılarak ısınmaya çalışıyorduk.

Sabah oldu ama ne ekmeğimiz, nede yiyecek bir şeyimiz vardı. Ağabeyim uyanmış ama uyanık olarak yatağın içinde yatıyordu. Bana yataktan çıkmamamı üşüyeceğimi söyledi. Bende itirazsız yatakta yatıyordum. Ama karnım acıkmış adeta midem zil çalıyordu. Ağabeyime karnımın çok acıktığını söylediğimde, yatta uyumaya çalış uyursan açlığın gider diyordu. Ama nafile uyuyamıyor, adeta kıvranıyordum.

Ağabeyim çarşıda işinin olduğunu söyleyerek evden ayrıldı. Bende yataktan çıkıp, üstümü sıkı sıkı giyinerek kendimi bir şeylerle oyalama çalışıyordum. O sırada kapı çalındı , kapıyı açtım bir müşteri gelmişti. Bana “dişlerinin çürüdüğünü kendisine takma diş yaptırmak istediğini. Bir takım takma dişin fiyatının ne olduğunu “ sordu. Bende dişin fiyatını tam olarak bilmediği , çarşıya giden ağabeyimin birazdan geleceğini , onu bekleyerek ağabeyim ile görüşmesini söyledim. Bunun üzerine bana “ sana kaparo olarak bir miktar para bırakayım. Ben sonra gelir ağabeyin ile görüşür dişlerimi yaptırırım “ dedi ve bana para bırakıp gitti.

Ben adeta uçuyordum. Bir yandan da hem ağlıyor hem de allaha şükrediyordum. Hemen çarşıya inip ekmek, peynir, zeytin, çay alıp eve geldim. Ocağa çay koyup kaynatırken ağabeyim geldi. Baktı ki kahvaltı masası kurulmuş , bunları nerden aldın dedi. Bende olanları kendisine anlattım . Ağabeyim “allah allah böyle şeyle de ilk karşılaşıyorum . Daha dişini görüp fiyatını kararlaştırmadan bu adam nasıl para bırakıp gitti “ dedi .

Bana para bırakan adamı bir daha hiç görmedim, dişini yaptırmaya gelmedi. Ama onun bıraktığı para bizi açlıktan kurtarmıştı. Bu hadiseyi her hatırlayışımda duygulanır, sahibimizin bizi unutmadığını, sıkıştığımızda ve her zaman yanımızda olacağını düşünür ona iyi bir kul olmaya çalışırım.

Mustafa Yolcu -23.11.2003