MÜDÜRÜN HATIRALARI- 3
İstanbul yakınlarında bir ile tayin olmuştum. Orası adeta disiplinsizliğin odağı olmuş, çevre illerden sorun çıkaran memurların, ilinden uzaklaştırılmak için gönderildiği bir yerdi. Bulunduğumuz görev zaten, netameli bir görevdi.
Sakarya’dan akşam saat 19.00 da kalkan banliyö treni, yol boyu yolcuları alarak İstanbul’a gidiyordu. Bizim de ayrı limanlarda çalışanlarımız vardı. Akşam görev bitiş saati 20.00 olmasına rağmen 19.00dan sonra görev yerlerinde çalışan kalmıyordu.
Bir gün personele bakan üç kişi ile Sakarya’ya giderek İstanbul’a giden 19.00 banliyö trenine bindik. Kompartımanlara dağılarak trene binen bizim elemanların isimlerini yazdırmaya başladım. İstanbul ili hudutlarına gelince, trenden inerek görev mahallime döndüm.
Ertesi günü saat 19.00 dan sonra, isimlerini yazdığım çalışanların görev yerlerine giderek, amirlerinden listede yazılı olan görevlileri çağırmalarını söyledim. Hiçbiri de yoktu. Bunların trene binerek evlerine gittiğini söylediler. Böylece görev yerlerinde de tespitimi yapmış oldum.
Sonraki gün, yaptığım yoklamada yerinde bulamadığım elemanların şube müdürlerine, disiplin suçu olan uyarma cezasını tebliğ ettirdim.
Şube müdürleri de bu elemanlar hakkında benden disiplin cezası için talepte bulununca, onlara da ceza verildi.
Dairede otorite sağlanmıştı. Daireyi dolaşırken, masasının üzerine gözdağı için tabanca koyan elemanlar ortadan kaybolmuştu. Doğru dürüst resmi elbisesini giymeyen çalışanlar, artık elbisesini düzenli giyiyor, elbiselerine şapkalarına da dikkat ediyorlardı.
Hatıra 4 –
Mardin’in ilçelerinin birinde, sınır kapında görevli idim. Orada mahrumiyetler içinde görevimizi sürdürüyorduk. Bulunduğumuz yerde bizim lojmanımız ile Jandarmanın lojmanı vardı.
Orada bulunan bütün görevliler bir aile gibi olmuştuk.
Bir gün bizde çalışan görevlinin çocuğunu, yılan ısırmış. Onun acilen Mardin’e gitmesi gerekiyordu.
Hemen dairenin arabasını tahsis edip, çocuğun Mardin’e götürülmesini söyledim. Elemanın yanında parası yokmuş, daire kasasından emanet para verip gönderdim.
Ertesi günü daireye müfettiş geldi. Daireyi teftiş ederken, kasadan çıkan noksan parayı sordu. Bende kendisine durumu aktarıp, çocuğunu yılan ısıran elemana verdiğimi, aybaşında maaşından keseceğimi bildirdim.
Bunun üzerine müfettiş- “Siz nasıl, kasadan usulsüz ödeme yaparsın. Hakkınız da zabıt tutacağım” demez mi. Ne desem müfettiş anlamadı.
Bende ona- Sen müfettiş misin? Diye sordum.
Oda- Evet müfettiş im. Diye cevap verdi.
— “Kimliğini çıkar bakayım” dedim.
Kimliğini çıkarınca bakmak için elinden alıp, kimliğini yırttım. Ağzıma alıp çiğneyip yuttum. Sonra da ona- Sen kimsin? Dedim.
Müfettiş- “Sen benim kimliğimi nasıl yırtarsın, seni şikâyet edeceğim. Görevinden attıracağım” dedi.
Bende onu daireden kovarak, elinden ne gelirse onu yapmasını söyledim.
Ben daireden kovunca, karşımızda bulunan Jandarma karakoluna gitmiş. Karakol komutanına, kendisini kovduğumu söylemiş. Komutan beni telefon ile arayıp durumu iletti. Bende kendisine, bir araba ver de Mardin’e gitsin dedim.
Jandarma komutanının verdiği araba ile Müfettiş, Mardin’e gitti. Valiye çıkarak durumu aktarmış. Vali bey telefon ile beni arayınca, bende durumu kendisine aktararak kimliğini yiyip yuttuğumu, kimliği olmadığı için daireden kovduğumu arz ettim.
Vali bey tamam sen işine bak dedi ve telefonu kapattı. Müfettişe nasihat verip, Ankara’ya göndermiş.
Müfettiş daha sonra Bakanlıktan ayrılıp, serbest çalışmaya başlamış. Yıllar sonra kendisi ile bir yerde karşılaştık. Beni hatırladı. Bana- “Sen haklı idin, ben orada tecrübesizliğimin kurbanı oldum. Sen bana hayat dersi verdin.” Dedi.
Mustafa Yolcu- 29.05.2019
29 Mayıs 2019 Çarşamba
22 Mayıs 2019 Çarşamba
MÜDÜRÜN HATIRALARI
MÜDÜRÜN HATIRALARI-1
Ankara’dan Eskişehir’e gidiyordum. Polatlı’dan çıkınca yolumu, trafik polisleri çevirdi. Bana nereye gittiğimi sorduklarında, yolu denetliyorum dedim.
Evraklarımı uzattılar ve bana gidebilirsiniz dediler.
Sivrihisar kavşağına geldiğimde yine trafik polisleri durdurdular- Nereye gidiyorsunuz diye sorduklarında; yolu denetliyorum diye cevap verdim.
Onlarda evraklarımı vererek gitmemi söylediler.
Eskişehir’e 5 km kala baktım ki 4 tane polis arabası yolda bekliyor. Dur işareti verince durdum. Arabanın yanına, Eskişehir emniyetinden bir yetkili geldi. Kendisi ile Eskişehir’den tanışıyorduk.
Kendisi ile selamlaştıktan sonra bana- Yolda çevirmede ne söyledin. dedi.
Bende- “Nereye gittiğimi sorduklarında yolu denetlediğimi “Söyledim.
Polis yetkilisi- Yolda neyi denetliyorsun? Diye sorduğunda tarla alacağım, yolun kenarındaki tarlalara bakıyorum dedim.
Polis yetkilisi- Senin bu cevabından Emniyet müfettişi yolu denetliyor diye anlamışlar. Bize bildirince, bizde müfettişi karşılamaya gelmiştik. Ehliyetini ver dediler.
Bende- Ehliyetimi alırsanız, aldığınız gibi geri getirirsiniz. Dedim.
Ehliyetimi aldılar ve oradan ayrıldım. O gün sabah ta Valilikte, toplantımız vardı. Yoldaki çevirmeler yüzünden toplantıya biraz gecikerek girdim.
Vali bey niye geciktiğimi sorduğunda, yolda polislerin üç kere çevirme yaptıklarını, en son Eskişehir’e girerken yapılan çevirmede ehliyetimin alındığını bildirdim.
Vali bey, ehliyeti alanın ismini sorduğunda söyledim. Hemen özel kalemi arayarak ehliyetimin getirilmesi talimatını verdi.
Öyleden sonra bir polis memuru, Valiliğe ehliyetimi getirdi. Bende dedim ki, benim ehliyetimi elimden alan yetkili getirsin. Diğer arkadaşlar konuyu uzatmayalım, kapatalım rica ettiler diye. Bende onların ricaları üzerine ehliyetimi alarak konuyu kapattım.
Hatıra -2-
Müdürlükte problemleri olan, bir ile atandım. İlin müdürü rüşvetten görevden alınmıştı. Göreve başlamadan önce müdürlüğe giderek, vatandaş gibi iş çıkarıp işimi halletmeye çalıştım. Bir yandan da müdürlükte çalışanları tanımaya çalışıyordum.
Bir oda da hanımın biri, çocuk arabasını sallayıp çocuğu uyutmaya çalışıyor, diğeri elinde şiş ile örgü örüyor, memurlar ayaklarını masanın üzerine koymuşlar uyukluyorlardı.
Dolaşırken daha önce beni tanıyan odacı ile karşılaştım. Yanıma gelip müdürüm nasılsın diyecek oldu, sus konuşma diyerek onu susturdum. Sakın kimseye benden bahsetme. Ben sonra geleceğim dedim ve oradan ayrıldım.
Müdürlükte gördüklerimi unutmamak için yazarak, nasıl bir düzenleme yapmam gerekir diye rapor hazırladım. Daha sonra göreve başlamak üzere tekrar müdürlüğe geldim. Daire amiri olarak müdürlüğe vekâlet eden, müdür muavini vardı. Onun odasına girerek bir konuda bilgi almak istediğimi bildirdim. Müdür muavini lakayt davranarak benimle ilgilenmedi.
Sonra daha önce tanıdığım odacıyı bulup müdüriyet kapısını açtırdım. Yerime oturdum. Benim geldiğim müdürlüğe yayılmış. Odama ilk defa eski müdürün sekreteri gelerek, bir isteğim olup olmadığını sordu. Bende personele bakan kişiyi çağırtarak, tüm personelin resimli isim listesini ve görev dağılımlarını istedim.
Odama Bir’de daktilo isteyip, personelin yeniden görev dağıtımını yaparak görevlendirme listesini personele tebliğ ettirdim.
Odama müdür muavini geldi. Beni görünce şaşırıp kaldı. Ayakta zor duruyordu. Yeni düzenleme ile onu da görevinden almıştım. Kendisine hemen daire müdürünü görevini teslim etmesini söyledim.
Çocuk arabasında çocuğuna bakan, şiş ile örgü ören bayanları odama çağırıp, yaptıklarını yüzlerine söyledim. Burası devlet dairesi ya evinize gidip işinizi yaparsınız ya da burada adam gibi çalışırsınız dedim. İtiraz edecek oldular, odalarında ne yaptıklarını gördüğümü söyledim.
Müdürlük resmi bir kuruma benzemişti artık. Herkes işine vaktinde gelip gidiyor, kendi işini yapıyordu. Arkamdan diğer illerde de neler yaptığım haberi de gelip yayılmıştı.
Mustafa Yolcu- 22.05.2019
Ankara’dan Eskişehir’e gidiyordum. Polatlı’dan çıkınca yolumu, trafik polisleri çevirdi. Bana nereye gittiğimi sorduklarında, yolu denetliyorum dedim.
Evraklarımı uzattılar ve bana gidebilirsiniz dediler.
Sivrihisar kavşağına geldiğimde yine trafik polisleri durdurdular- Nereye gidiyorsunuz diye sorduklarında; yolu denetliyorum diye cevap verdim.
Onlarda evraklarımı vererek gitmemi söylediler.
Eskişehir’e 5 km kala baktım ki 4 tane polis arabası yolda bekliyor. Dur işareti verince durdum. Arabanın yanına, Eskişehir emniyetinden bir yetkili geldi. Kendisi ile Eskişehir’den tanışıyorduk.
Kendisi ile selamlaştıktan sonra bana- Yolda çevirmede ne söyledin. dedi.
Bende- “Nereye gittiğimi sorduklarında yolu denetlediğimi “Söyledim.
Polis yetkilisi- Yolda neyi denetliyorsun? Diye sorduğunda tarla alacağım, yolun kenarındaki tarlalara bakıyorum dedim.
Polis yetkilisi- Senin bu cevabından Emniyet müfettişi yolu denetliyor diye anlamışlar. Bize bildirince, bizde müfettişi karşılamaya gelmiştik. Ehliyetini ver dediler.
Bende- Ehliyetimi alırsanız, aldığınız gibi geri getirirsiniz. Dedim.
Ehliyetimi aldılar ve oradan ayrıldım. O gün sabah ta Valilikte, toplantımız vardı. Yoldaki çevirmeler yüzünden toplantıya biraz gecikerek girdim.
Vali bey niye geciktiğimi sorduğunda, yolda polislerin üç kere çevirme yaptıklarını, en son Eskişehir’e girerken yapılan çevirmede ehliyetimin alındığını bildirdim.
Vali bey, ehliyeti alanın ismini sorduğunda söyledim. Hemen özel kalemi arayarak ehliyetimin getirilmesi talimatını verdi.
Öyleden sonra bir polis memuru, Valiliğe ehliyetimi getirdi. Bende dedim ki, benim ehliyetimi elimden alan yetkili getirsin. Diğer arkadaşlar konuyu uzatmayalım, kapatalım rica ettiler diye. Bende onların ricaları üzerine ehliyetimi alarak konuyu kapattım.
Hatıra -2-
Müdürlükte problemleri olan, bir ile atandım. İlin müdürü rüşvetten görevden alınmıştı. Göreve başlamadan önce müdürlüğe giderek, vatandaş gibi iş çıkarıp işimi halletmeye çalıştım. Bir yandan da müdürlükte çalışanları tanımaya çalışıyordum.
Bir oda da hanımın biri, çocuk arabasını sallayıp çocuğu uyutmaya çalışıyor, diğeri elinde şiş ile örgü örüyor, memurlar ayaklarını masanın üzerine koymuşlar uyukluyorlardı.
Dolaşırken daha önce beni tanıyan odacı ile karşılaştım. Yanıma gelip müdürüm nasılsın diyecek oldu, sus konuşma diyerek onu susturdum. Sakın kimseye benden bahsetme. Ben sonra geleceğim dedim ve oradan ayrıldım.
Müdürlükte gördüklerimi unutmamak için yazarak, nasıl bir düzenleme yapmam gerekir diye rapor hazırladım. Daha sonra göreve başlamak üzere tekrar müdürlüğe geldim. Daire amiri olarak müdürlüğe vekâlet eden, müdür muavini vardı. Onun odasına girerek bir konuda bilgi almak istediğimi bildirdim. Müdür muavini lakayt davranarak benimle ilgilenmedi.
Sonra daha önce tanıdığım odacıyı bulup müdüriyet kapısını açtırdım. Yerime oturdum. Benim geldiğim müdürlüğe yayılmış. Odama ilk defa eski müdürün sekreteri gelerek, bir isteğim olup olmadığını sordu. Bende personele bakan kişiyi çağırtarak, tüm personelin resimli isim listesini ve görev dağılımlarını istedim.
Odama Bir’de daktilo isteyip, personelin yeniden görev dağıtımını yaparak görevlendirme listesini personele tebliğ ettirdim.
Odama müdür muavini geldi. Beni görünce şaşırıp kaldı. Ayakta zor duruyordu. Yeni düzenleme ile onu da görevinden almıştım. Kendisine hemen daire müdürünü görevini teslim etmesini söyledim.
Çocuk arabasında çocuğuna bakan, şiş ile örgü ören bayanları odama çağırıp, yaptıklarını yüzlerine söyledim. Burası devlet dairesi ya evinize gidip işinizi yaparsınız ya da burada adam gibi çalışırsınız dedim. İtiraz edecek oldular, odalarında ne yaptıklarını gördüğümü söyledim.
Müdürlük resmi bir kuruma benzemişti artık. Herkes işine vaktinde gelip gidiyor, kendi işini yapıyordu. Arkamdan diğer illerde de neler yaptığım haberi de gelip yayılmıştı.
Mustafa Yolcu- 22.05.2019
17 Mayıs 2019 Cuma
Bir Hakimin Hatırası
BİR HAKİMİN HATIRASI
Anadolu'nun şirin bir ilçesinde, elli yıl önce hakimdim. İlçe’de her kes birbirini tanıyor, biz yöneticiler ’de bir avuç insandık. Akşam olduğun’ da şehir kulübüne gidiyor, çay kahve içip, bazen de oyun oynuyorduk. Bunun dışında da sosyal hayatımız yoktu.
Mahkeme de aldığım bir kararla ilgili, birisi benimle görüşmek istediğini bildirdi. Kararın beklediği gibi çıkmadığını, daha değişik çıkmasını beklediğini bildirdi. Bende bu beklentiye nasıl girdin? Diye kendisine sordum. Bana cevaben- “davası ile baş hekimin ilgilendiğini “söyledi. Bunun için baş hekime para verdin mi diye sorduğum’ da evet dedi. Vatandaşı odamdan gönderdim.
Talimat verip, başhekimi tutuklattım. Baş hekim tutuklanınca, kaymakam dahil ilçedeki tüm yöneticiler, kapıma döküldü. Beni ikna aya çalışarak, başhekimin serbest bırakılmasını istediler. Baş hekim hapishanede bir gece yattı ve ertesi günü tahliye ettirdim.
Birkaç gün sonra lokanta da yemek yerken, kaymakamın şoförü lokanta da yanıma gelerek “Kaymakam beyin araba da beni beklediğini.” Bildirdi. Bende kaymakamın lokantaya gelmesini, kendisine yemek ısmarlayacağımı bildirdim. Şoför, hayır sizi araba da bekliyor deyince, kalkıp arabaya gittim. Benim arabaya binmemi istediler. Arabaya bindiğimde arabada başhekim, kaymakam, mal müdürünün de bulunduğunu gördüm.
Araba ile giderken, kaymakam bana başhekimi niye tutuklattın? Diye sordu. Bende olanları anlattım ama, kimsenin dinlediği yoktu. Arabada bulunan herkes beni eleştiriyorlardı. Bende – “Beni korkutmaya çalışıyorsanız nafile. Ben usulsüzlüğü affetmem.” Dedim. Kazanın fazla dışına çıkmadan, bir binaya girip oturduk. Halen beni eleştiriyorlardı. Elimde el feneri vardı. El fenerini ara sıra yakıp söndürmeye başladım. Jandarma karakolu bulunduğumuz yere yakındı. El fenerinin yanıp sönmesi, Jandarma Karakoldakilerin dikkatlerini çekmiş. Bina da ne oluyor diye meraklanan Jandarma komutanı, bizim bulunduğumuz binaya gelerek kapıya vurdu. Kapı açılıp, içeride bizi gören Jandarma Komutanı şaşırdı. Bura da ne oluyor diye sordu. Bende olayı anlatınca- “Hepinizde benim amirim konumundasınız. Kime ne deyim.” diye sordu.
Başhekimle beni barıştırdılar. Oradan çıkıp, lokantaya gittik. Kaymakam bize viski ısmarladı. Daha sonraki günlerde, baş hekimle adliyede karşılaştık. Ben onu görmezlikten gelerek konuşmadım. Baş hekimi ve olanları affedemedim. Oda bana karşı husumetini sürdürdü. Ama vatandaşların davaları için, bir yerleri araya sokma çabası da sona erdi. Haklıya hakkını vermeye, adil olmaya çalıştım. Aradan yıllar geçti ama, bu hatıramı hiç unutamıyorum.
Hakimlik yüce bir meslek. Doğru karar vermek için kılı kırk yarmak, kul hakkına riayet etmek gerekiyor. Daha sonra hakimlikten ayrılarak, avukat olarak meslek hayatıma devam ettim. Sohbet ettiğim hakim arkadaşlara da başımdan geçen bu hatırayı anlattım.
Mustafa Yolcu- 15.05.2019
11 Mayıs 2019 Cumartesi
ADALETİN OLMADIĞI YERDE, DEVLET OLMAZ
ADALETİN OLMADIĞI YERDE, DEVLET OLMAZ
Adalet şahıslara münhasır değildir. Her kes için olmalıdır. Devlet, adaleti sağlamak için kurulur. Adaletin olmadığı yerde, devlet olmaz.
İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde hukuksuzluk varsa, bunun sebebi devlettir. Adalet ve İçişleri Bakanları görevlerini yapmamıştır demektir.
Yüksek Seçim Kurulu kararı ile, hukuksuzluk olduğu söylenilen seçimde, ilçe Belediye Başkanlığı, meclis üyeliği seçimleri iptal edilmemiştir. Sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi iptal edilmiştir. Hukuksuzluk ya vardır ya da yoktur. Varsa, hepsinin de iptal edilmesi gerekirdi. Hukuksuzluk yoksa, seçimlerin hiçbirinin iptal edilmemesi gerekirdi.
İşte BEKA SORUNU budur. Adaletin olmadığı yerde, Devletin Beka sorunu vardır. Tüm dünya ya şimdi ne diyeceğiz. Hangi adaletten, hukuktan bahsedeceğiz.
Sadi Güven imzalı 1 Temmuz 2014 tarihli YSK kararında, “İtiraza konu sandık seçmen listelerinin itiraz üzerine yeniden ele alınması, incelenmesi mümkün değildir. Kesinleşmiş seçmen kütüklerindeki yolsuzluklara ve ilgili kanun maddesinin birinci fıkrasının altıncı bendindeki hükme dayanılarak, mazbatanın veya seçimin iptali istenemez” ifadelerine yer veriliyor.
2014 Yılında verilen bu karara, şimdi niye uyulmuyor? Niye farklı karar veriliyor?
Bu soruların cevabını bulamıyoruz. İlçe seçim kurullarınca belirlenen sandık başkanları usulüne uygun değilse, YSK bu başkanların seçimine niye itiraz etmedi? Sandık kurulları ve seçmen listeleri kesinleştikten, seçim yapıldıktan sonra, bu tartışmalara niye oluyor?
Bütün bu niyeler, vatandaşın kanuna ve adalete olan güvenini sarsıyor. Adama göre, talimata göre karar verilir mi? Ortaya çıkan durum bu. Bir yanlış varsa, bundan yönetim sorumludur. Kesinleşen seçmen listesi ve başkanlıklardan, seçim sonucundan sonra, zarfta bulunan üç oy pusulasını kabul edip, bir tanesini reddetmenin kabul edilir yanı yok. Bu kamu vicdanını yaralar. Vatandaş tarafından dile getirilip, olaylar kamu vicdanında yargılanır.
Yapılması gereken, İstanbul’daki seçimin tamamen iptal edilip, yeniden seçim yapılmasıdır. Yalnız İstanbul Belediyesi seçimi yenilenirse, Binali Yıldırım dışında seçimi kazanan, meclis üyesi azınlığı ile yönetimi nasıl yapacak? Bu sebeple; bir yanlışlık varsa seçimin tamamında da vardır. Seçimin tamamının yenilenmesi gerekir. Yanlışlık yoksa seçim niye iptal ediliyor?
Halep ordaysa, arşın burada. Seçimin tamamı yenilensin. Seçime ait tüm kuşkular ortadan kalksın. Aksi takdirde, kara leke ile gidilen seçim sonucunda kamu vicdanı temizlenemez. Seçim yapılsa’ da sorular ve sorunlar bitmeyecektir.
Mustafa Yolcu- 10.05.2019
Adalet şahıslara münhasır değildir. Her kes için olmalıdır. Devlet, adaleti sağlamak için kurulur. Adaletin olmadığı yerde, devlet olmaz.
İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde hukuksuzluk varsa, bunun sebebi devlettir. Adalet ve İçişleri Bakanları görevlerini yapmamıştır demektir.
Yüksek Seçim Kurulu kararı ile, hukuksuzluk olduğu söylenilen seçimde, ilçe Belediye Başkanlığı, meclis üyeliği seçimleri iptal edilmemiştir. Sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi iptal edilmiştir. Hukuksuzluk ya vardır ya da yoktur. Varsa, hepsinin de iptal edilmesi gerekirdi. Hukuksuzluk yoksa, seçimlerin hiçbirinin iptal edilmemesi gerekirdi.
İşte BEKA SORUNU budur. Adaletin olmadığı yerde, Devletin Beka sorunu vardır. Tüm dünya ya şimdi ne diyeceğiz. Hangi adaletten, hukuktan bahsedeceğiz.
Sadi Güven imzalı 1 Temmuz 2014 tarihli YSK kararında, “İtiraza konu sandık seçmen listelerinin itiraz üzerine yeniden ele alınması, incelenmesi mümkün değildir. Kesinleşmiş seçmen kütüklerindeki yolsuzluklara ve ilgili kanun maddesinin birinci fıkrasının altıncı bendindeki hükme dayanılarak, mazbatanın veya seçimin iptali istenemez” ifadelerine yer veriliyor.
2014 Yılında verilen bu karara, şimdi niye uyulmuyor? Niye farklı karar veriliyor?
Bu soruların cevabını bulamıyoruz. İlçe seçim kurullarınca belirlenen sandık başkanları usulüne uygun değilse, YSK bu başkanların seçimine niye itiraz etmedi? Sandık kurulları ve seçmen listeleri kesinleştikten, seçim yapıldıktan sonra, bu tartışmalara niye oluyor?
Bütün bu niyeler, vatandaşın kanuna ve adalete olan güvenini sarsıyor. Adama göre, talimata göre karar verilir mi? Ortaya çıkan durum bu. Bir yanlış varsa, bundan yönetim sorumludur. Kesinleşen seçmen listesi ve başkanlıklardan, seçim sonucundan sonra, zarfta bulunan üç oy pusulasını kabul edip, bir tanesini reddetmenin kabul edilir yanı yok. Bu kamu vicdanını yaralar. Vatandaş tarafından dile getirilip, olaylar kamu vicdanında yargılanır.
Yapılması gereken, İstanbul’daki seçimin tamamen iptal edilip, yeniden seçim yapılmasıdır. Yalnız İstanbul Belediyesi seçimi yenilenirse, Binali Yıldırım dışında seçimi kazanan, meclis üyesi azınlığı ile yönetimi nasıl yapacak? Bu sebeple; bir yanlışlık varsa seçimin tamamında da vardır. Seçimin tamamının yenilenmesi gerekir. Yanlışlık yoksa seçim niye iptal ediliyor?
Halep ordaysa, arşın burada. Seçimin tamamı yenilensin. Seçime ait tüm kuşkular ortadan kalksın. Aksi takdirde, kara leke ile gidilen seçim sonucunda kamu vicdanı temizlenemez. Seçim yapılsa’ da sorular ve sorunlar bitmeyecektir.
Mustafa Yolcu- 10.05.2019
22 Nisan 2019 Pazartesi
KILIÇTAROĞLUNA YAPILAN SALDIRININ, HATIRLATTIKLARI
KILIÇTAROĞLUNA YAPILAN SALDIRININ, HATIRLATTIKLARI
Öncelikle Kılıçtaroğlu’na yapılan saldırıyı, esefle kınıyorum. Toplumumuzun ayrıma değil, birleşmeye ihtiyacı var.
Seçim ortamından yeni çıktığımız bugün geriye baktığımızda, seçim arifesinde maalesef iyi ortam oluşturulmadı. Zillet ittifakı, illet ittifakı gibi konuşmalar, vatandaşı olumsuz etkiledi. Düşman kamplar yaratılmaya, milleti birbirine hasım hale getirmeye, kimsenin hakkı yoktur. BEKA SORUNU olarak ortaya konulan slogan, toplumu ayrıştırma, birilerini ötekileştirme işine yaramıştır.
Asıl beka sorunumuz, ekonomik sorundur. Aldığın borcu ödeyememektir. Masaya oturup, alacaklılar karşısında mahcubiyettir. Alacaklılara karşı, çaresizliktir. İnşallah ülkemizde, yeni bir kapitülasyon anlaşması yapılmaz. Borç alan, emir almaya’ da alışır.
Beka tartışması, insanımızı birbirine hasım haline getirmiştir. Bu durum karşısında ülkemizin düşmanları, içine düştüğümüz bu duruma seviniyorlar.
Rahmetlik Turgut Özal, topluma birlik ve beraberlik olgusu aşılamış, kavgayı sürtüşmeyi önlemişti. Ya şimdi! Secimi kazanabilmek için, karşıda bulunanlara söylenmeyen kalmadı. Seçim kaybedilirse, ülkede beka sorunu çıkacağı propaganda edildi. Beka sorunu, ülkemiz üretim kaynaklarının satılması, üretimin aksayarak, tüketim toplumu olmamız ile ortaya çıktı. Yurt dışından, mısır nişastası tatlandırıcısı, patates, soğan, kesilmiş et alıyoruz. Yurt dışına döviz ödüyoruz. Bu akıllı bir aile reisinin yapacağı iş midir?
Güney illerimizin eski bir valisi hatırasında-” PKK ile yapılan mücadelede, ilimizden bir askerimiz şehit olmuştu. Cenazesi ilimize gelecek, askeri tören yapılacaktı. O gün İl Emniyet Müdürünü yanıma alarak, cenaze kortejinin geçeceği güzergâhı tespit ettik. Tespit ettiğimiz güzergahta, parti binaları, toplumu galeyana getirecek yerler yoktu. Cenaze merasiminin yapılacağı gün, merasimi koordine etmek için, ilimizin dışından başka bir askeri komutan deldi. Gelen komutana dedim ki- (Cenazenin geçeceği güzergâh neresi, tespit ettiniz mi?) diye sorduğumda bana, bizim daha önce sakıncalı olarak tespit ettiğimiz güzergâhı gösterdi. Bende tespit ettikleri güzergâha itiraz ettim. Eğer bu yolu seçerseniz, sorumluluk sizin olur. Bu yol sakıncalı, bizim tespit ettiğimiz güzergâhı göstererek, bu yolu kullanın dedim. Komutan teklifime itiraz etmedi. Bizim tespit ettiğimiz güzergâhı kullandı.
Emniyetçe cenaze merasiminin filmi çekilerek, kayda alındı. Daha sonra filmi izlediğimizde, cenazede taşkınlık yapmaya yeltenenlerin, ilimizden olmadıkları, ilimize dışarıdan geldiklerini tespit ettik.” Diye anlatmıştı.
Oyun aynı. Figüranlar değişiyor. O gün o ilde oynanmak istenen oyun, bugün Çubukta oynanıyor. Biz bu tür olaylarla ne kazanırız? Kılıçtaroğlu’na yapılan saldırı, kime ne kazandırır? Tabiki ülkemizin düşmanlarına, malzeme kazandırır. Ülkemiz’ de gerginlik yaratır. Beka sorunu var diyenler, haklımı çıktılar? Hayır kamu vicdanında yara aldılar.
Beka sorunu; ülkemizi maddi ve manevi olarak kalkındırmakla yenilir. Yaşadığımız ekonomik çöküntü, şu anda en büyük beka sorunumuzdur. Borcumuzu nasıl ödeyeceğiz. Şirketlerin ödenemez olduğu anlaşılan alacaklarının, Varlık Fonuna devredilmesi ile beka sorununu atlatamayız. Tersine daha çok batağa girmiş olmayız mı?
Ülkemizde adalet yerini buluyor mu? Yoksa hakimler bile namazlarında “Allah’ım beni bugün ki adalete muhtaç etme diye.” Duamı ediyorlar? Demek ki adaletin yerine gelmemesi BEKA sorunu imiş.
Sokaklarda işsiz sayısı her gün artıyor, insanlar evine ekmek götüremiyorsa! Çocuğunun ihtiyacını karşılayamayıp, mahcup düşüyorsa budur bizim BEKA sorunumuz.
Kamu ’da işe göre adam almayıp, adama iş buluyorsak. Bu sebeple, kamu’ da işler yürümüyorsa, çıkmalar nedeni ile ihale edilen işler bitmiyor, yarım kalıyorsa budur BEKA sorunumuz.
Herkesin şapkasını önüne koyup, kim hata yapıyorsa onun üzerine gidip, kanayan yaramızın kurutulması, kanın durdurulması gerekiyor.
Yoksa işlerimiz kötüye gider, böyle giderse.
Mustafa Yolcu
22.04.2019
Öncelikle Kılıçtaroğlu’na yapılan saldırıyı, esefle kınıyorum. Toplumumuzun ayrıma değil, birleşmeye ihtiyacı var.
Seçim ortamından yeni çıktığımız bugün geriye baktığımızda, seçim arifesinde maalesef iyi ortam oluşturulmadı. Zillet ittifakı, illet ittifakı gibi konuşmalar, vatandaşı olumsuz etkiledi. Düşman kamplar yaratılmaya, milleti birbirine hasım hale getirmeye, kimsenin hakkı yoktur. BEKA SORUNU olarak ortaya konulan slogan, toplumu ayrıştırma, birilerini ötekileştirme işine yaramıştır.
Asıl beka sorunumuz, ekonomik sorundur. Aldığın borcu ödeyememektir. Masaya oturup, alacaklılar karşısında mahcubiyettir. Alacaklılara karşı, çaresizliktir. İnşallah ülkemizde, yeni bir kapitülasyon anlaşması yapılmaz. Borç alan, emir almaya’ da alışır.
Beka tartışması, insanımızı birbirine hasım haline getirmiştir. Bu durum karşısında ülkemizin düşmanları, içine düştüğümüz bu duruma seviniyorlar.
Rahmetlik Turgut Özal, topluma birlik ve beraberlik olgusu aşılamış, kavgayı sürtüşmeyi önlemişti. Ya şimdi! Secimi kazanabilmek için, karşıda bulunanlara söylenmeyen kalmadı. Seçim kaybedilirse, ülkede beka sorunu çıkacağı propaganda edildi. Beka sorunu, ülkemiz üretim kaynaklarının satılması, üretimin aksayarak, tüketim toplumu olmamız ile ortaya çıktı. Yurt dışından, mısır nişastası tatlandırıcısı, patates, soğan, kesilmiş et alıyoruz. Yurt dışına döviz ödüyoruz. Bu akıllı bir aile reisinin yapacağı iş midir?
Güney illerimizin eski bir valisi hatırasında-” PKK ile yapılan mücadelede, ilimizden bir askerimiz şehit olmuştu. Cenazesi ilimize gelecek, askeri tören yapılacaktı. O gün İl Emniyet Müdürünü yanıma alarak, cenaze kortejinin geçeceği güzergâhı tespit ettik. Tespit ettiğimiz güzergahta, parti binaları, toplumu galeyana getirecek yerler yoktu. Cenaze merasiminin yapılacağı gün, merasimi koordine etmek için, ilimizin dışından başka bir askeri komutan deldi. Gelen komutana dedim ki- (Cenazenin geçeceği güzergâh neresi, tespit ettiniz mi?) diye sorduğumda bana, bizim daha önce sakıncalı olarak tespit ettiğimiz güzergâhı gösterdi. Bende tespit ettikleri güzergâha itiraz ettim. Eğer bu yolu seçerseniz, sorumluluk sizin olur. Bu yol sakıncalı, bizim tespit ettiğimiz güzergâhı göstererek, bu yolu kullanın dedim. Komutan teklifime itiraz etmedi. Bizim tespit ettiğimiz güzergâhı kullandı.
Emniyetçe cenaze merasiminin filmi çekilerek, kayda alındı. Daha sonra filmi izlediğimizde, cenazede taşkınlık yapmaya yeltenenlerin, ilimizden olmadıkları, ilimize dışarıdan geldiklerini tespit ettik.” Diye anlatmıştı.
Oyun aynı. Figüranlar değişiyor. O gün o ilde oynanmak istenen oyun, bugün Çubukta oynanıyor. Biz bu tür olaylarla ne kazanırız? Kılıçtaroğlu’na yapılan saldırı, kime ne kazandırır? Tabiki ülkemizin düşmanlarına, malzeme kazandırır. Ülkemiz’ de gerginlik yaratır. Beka sorunu var diyenler, haklımı çıktılar? Hayır kamu vicdanında yara aldılar.
Beka sorunu; ülkemizi maddi ve manevi olarak kalkındırmakla yenilir. Yaşadığımız ekonomik çöküntü, şu anda en büyük beka sorunumuzdur. Borcumuzu nasıl ödeyeceğiz. Şirketlerin ödenemez olduğu anlaşılan alacaklarının, Varlık Fonuna devredilmesi ile beka sorununu atlatamayız. Tersine daha çok batağa girmiş olmayız mı?
Ülkemizde adalet yerini buluyor mu? Yoksa hakimler bile namazlarında “Allah’ım beni bugün ki adalete muhtaç etme diye.” Duamı ediyorlar? Demek ki adaletin yerine gelmemesi BEKA sorunu imiş.
Sokaklarda işsiz sayısı her gün artıyor, insanlar evine ekmek götüremiyorsa! Çocuğunun ihtiyacını karşılayamayıp, mahcup düşüyorsa budur bizim BEKA sorunumuz.
Kamu ’da işe göre adam almayıp, adama iş buluyorsak. Bu sebeple, kamu’ da işler yürümüyorsa, çıkmalar nedeni ile ihale edilen işler bitmiyor, yarım kalıyorsa budur BEKA sorunumuz.
Herkesin şapkasını önüne koyup, kim hata yapıyorsa onun üzerine gidip, kanayan yaramızın kurutulması, kanın durdurulması gerekiyor.
Yoksa işlerimiz kötüye gider, böyle giderse.
Mustafa Yolcu
22.04.2019
17 Nisan 2019 Çarşamba
KONYA GEZİSİ
KONYA GEZİSİ
12 Nisan 2019 Cuma günü
Yükseliş gurubu, Ahmet kardeşimizin davetlisi olarak Konya’ ya giderek, Ahmet sayesinde
Konya’yı yakinen tanımak fırsatı bulduk. Toplantımız’ da Ahmet, nüktedan
yorumlar’ da bulundu.
Rusya’ da komünist sistem iş
başına geldikten sonra, Komünist partisinden yetkililer
halkın arasına girerek, halkın sistem için düşüncelerini öğrenmek istemişler.
Bir köye giderek, kahvesinde halk ile sohbete başlamışlar.
KP.- Köyünüzün muhtarı
nasıl?
Vat- Muhtar bir işe
yaramıyor. İş görmüyor.
KP- Muhtarı buraya, Kaymakam
atadı. Peki Kaymakamınız nasıl?
Vat- Oda muhtar gibi.
Köyümüz ile hiç ilgilenmiyor.
KP- Kaymakamı kazanıza Vali
tayin etti. Valiniz nasıl?
Vat- “İyide şimdi olmadı.
Siz validen sonra konuyu, liderimiz Lenin’ e dayandıracaksınız. Biz liderimize
laf söyletmeyiz “diyerek konuyu kapatmışlar. Buradan çıkan sonuç, propagandanın
bir sınırı var. Bunu aşmamak lazım.
Sohbet sırasında, ülkedeki
bir kısım sıkıntıları konuştuk. Soru ne yapılacağı idi. Ahmet’ in yorumu
devreye girdi.
Üç arkadaş, Avrupa ülkesine
gitmiş. Memlekette yaptıkları yanlışları, orada’ da yapmak isterler. Ama
kimseyi tanımıyorlar. İçlerinden birisi, ben bu işi hallederim demiş. Doğruca
kilisede, günah çıkarma kısmına gitmiş.
Papaza demiş ki” Papaz Efendi
biz üç arkadaş, birlikte günah işledik. Günahımı affettirmeye geldim” demiş.
Papaz -kim o arkadaşların? Deyince, isimlerini hatırlayamadığını söylemiş.
Papaz-Kasap Josef’ mi demiş, evet. Terzi Samuel’ mi? evet diye cevap vererek,
kiliseden ayrılmış. Biracı, biracıyı bulmuş. Sorunlarını halletmişler.
İkinci Dünya savaşı
yıllarında, Berlin Orkestrası hafta sonu konserini veriyormuş. Salon dolu,
büyük dikkatle orkestrayı dinliyorlar. O sırada orkestranın duvarına, bomba
isabet etmiş. Yıkılan duvarın yakının’ da bulunan insanların, bir kısmı ölmüş,
bir kısmı’ da yaralanmış. Orkestra şefinin bir ara eli hava da kalmış ama,
konseri devam ettirmiş. Sonra’ da – “Ey Alman yurttaşlarım, savaş ta olsa
Berlin orkestramız susmayacak, devam edecektir. Susarsa o zaman biz
kaybederiz.” Demiş. Yani sıkışıkta olsak, çalışmalarımızı devam
ettirmeliyiz.
Ahmet bizi Konya’da çok
güzel gezdirdi. Ben Konya’nın, bu kadar güzel olduğunun farkın da
değildim. Mevlâna hazretleri Konya’ya
ayrı bir huzur veriyor. Yaşadığı devirde her dinden, mezhepten insan onun
kapısını çalar derdini paylaşır, tavsiyesini alırmış. Mevlâna hazretlerinin
havası, kokusu halen devam ediyor sanki.
Arkadaşlar okudukları, okunmasını tavsiye ettikleri kitap isimlerini
paylaştılar. Bu kitaplar; DARON ACEMOĞLU’ NUN – Ulusların Düşüşü, MİCHAEL
SCHEVER- Usame Bin Ladin, HARVEY MACKAY- İş Hayatında Köpek Balıkları ile
Yüzmek, GİOVANNİ PAPİNİ- Çıldır’ının anaforunda- Mevlâna Hazretleri kitabı.
Konya’yı, Ahmet’ in anekdotlarını, tavsiye edilen kitapları sizlerle
paylaştım.
Mustafa Yolcu- 16.04.2016
12 Nisan 2019 Cuma
NAMLILAR SÜLALESİ
NAMLILAR
SÜLALESİ
İskilip’in eski ve geniş sülalelerinden olan
“NAMLILAR SÜLALESİ “ne ait bu yazı, Süreyya Namlı tarafından kaleme alınarak,
tarafımdan derlenmiştir. Bu yazı olmasaydı, sülale hakkında bu detaylar unutulacaktı.
NAMLILAR SÜLALESİ, İskilip’in köklü ve geniş
tabanlı sülalelerinden biridir. Dedemin babası Mehmet NAMLI (1870-1931) 8 çocuk
sahibidir. Hatice anamızdan 3 çocuğu (Halil, Zade ve Fadime) dünyaya gelmiş.
Hatice anamızın vefatından sonra da Ayşe anamızla evlenmiştir. Bu izdivaçtan
’da 5 çocuk ( Mehmet, İsmail, Hatice, Hacer ve Şerife) dünyaya gelmiştir.
Dedemin ve erkek
kardeşlerinin Çocukları:
Dedem Mehmet NAMLI
çocukları: Leyla, Saliha, Hüseyin, Ahmet, Mustafa
Halil Namlının çocukları
Mustafa, Ahmet ve Ayşe,
İsmail Namlının Çocukları:
Mehmet ve Ayşe’dir.
Mehmet dedemiz heybetli ve iri yapılı, uzun beyaz
sakallı, yaz kış sırtında sahusu, ayağında şalvarı ile tam bir Osmanlı
insanıydı. Yakasız gömlek üzerine, yelek giyerdi. Otoriter olduğu kadar, sevk
ve idare konusunda gayet şefkatli ve nazik idi. Girişimci bir esnaftı. İyi bir
gözlemci idi. İstanbul başta olmak üzere Gaziantep, Adana, Isparta, Samsun ve
Karadeniz sahillerini periyodik olarak gezer ve gördüğü yenilikleri İskilip’e
kazandırırdı. Dedemin annesine, Ayşa ana derdik. 1969 yılında vefat etti.
Çocukluğumuz, kalenin dibindeki “Deri Hamamı”
olarak bilinen tarihi binanın ve “Dura
loğun Yusuf’un Hanının karşısındaki, ahşap yapılı konak tipi evde geçti.
Evimizin giriş cephesi, çıkmaz sokak olan
“Mutullahların aralığına” bakar, evin
çift kanatlı giriş kapısı vardı. Evin kapısından avluya girdiğimizde,
sağ tarafta geniş bir ahır ve küre tabir ettiğimiz ocaklar bulunuyordu. Biraz
ileride geniş bir bahçemiz vardı. Bahçenin etrafında ise, avluyu çevreleyen
dükkanların arka cepheleri görülürdü. Bu dükkanların tamamı bakırcı ve kalaycı
idi. Sabahleyin bakırcı ve demirci esnafının işe başlamasıyla, tüm arastada
ahenkli çekiç sesleri duyulur, bu sesleri duymak hoşumuza giderdi. Ara sıra
demirci dükkanlarına gider, ocaklarının arkasında bulunan büyük körükleri kullanmak
için izin isterdik. Kalaycıların, büyük kaplardaki eski kalayı temizlemek için,
köşedeki çukura kabı koymaları ve kıvrak hareketlerle içindeki bezi ayakları
ile döndürmelerini izlerdik. Sağ köşede
simitçi fırını vardı. Fırının biraz ilerisinde, ahşap yapılı küçük bir ev
mevcuttu. Bu dükkanlar ve ev hala
duruyor. El sanatlarının azalması ve sanayinin taşınması sebebiyle, arasta
canlılığını yitirmiştir.
Bodrum kat girişinde sağ tarafta, ahşaptan
yapılmış hububat ambarı vardı. Biraz ileride büyük çekmenlerin bulunduğu ve
çekmenlerin içinde kışlık yiyeceklerin (turşu, pekmez, sirke, vs.) Muhafaza edildiği serin ve loş oda vardı.
Avlunun zemini sert topraktı. Bodrumda bulunan samanlık, harmandan sonra
samanla doldurulur ve damdaki hayvanlar için kışa hazırlık yapılırdı. Biraz
ilerideki odunluk ise, odun ve kömür depolamak için kullanılırdı.
Avluda bulunan kürelerin üzerine yerleştirilen
kazan ve banmaların altı yakılarak,
sıcak su hazırlanır. Komşularla birlikte, çamaşır tekneleri dizilerek
çamaşır yıkanırdı. Kışlık yufka ekmekler, imece usulü ile komşularla birlikte
avluda hazırlanır, yapılan bazlamaçlar ve bükmeler, sıcak sıcak ekmek
yapanlara, çocuklara ikram edilirdi. Bağ bozumu zamanı ayrı bir telaş başlar,
şirevetlerde ezilen üzümlerden elde edilen şıralar, yine kazanlarda
kaynatılarak pekmez yapılır, yapılan pekmez ve sirke küplere doldurulurdu.
Kışlık et ihtiyacımız için davarlar satın alınır,
dedem ve oğulları davarların kesimini kendileri yapar, bizde yardım ederdik.
Kesilen etlikler, evde bulunan kıyma makinası ile kıymaya çevrilir, büyük
tavalar ile kürede pişirilir ve donmak üzere kalaylı kaplara bastırılırdı.
Donduktan sonra teker şeklinde kaptan çıkarılan kavurmalar, üst üste konularak
tel dolaba yerleştirilerek muhafaza ediliyordu. Kelle ve bacaklar kalaycıya
götürülerek ütületilir, pişirilerek değerlendirilirdi.
Aynı şekilde kurbanları’ da kendimiz avluda
keserdik. Kurban Bayramının ilk günü kurban kesimi işine ayrılır, kurban payı
dağıtılması işi bizlere düşerdi. Pay dağıtım işini ya sabah erkenden veya akşam
karanlığına bırakırdık. Bazı kişilerin payı,
bizim eve bayramlaşmaya geldiklerinde kendilerine verilirdi.
Altmışlı yılların ortalarında dedem, Isparta’dan
Elle Halı Dokuma Tezgâhları getirerek, orta kattaki odalara tezgâhları kurdurdu.
İskilip’te halı kursu açtırarak, bu mesleğin gelişimi için çaba gösterdi. Hatta
annem, dağ köylerinin birinde kurulan halı tezgahında kurs vermek için, belirli
bir süre bu köyde kaldı.
Ailenin ticari faaliyet alanlarından biri ise
arıcılıktı. Baharla birlikte hazırlıklar başlar. Çıtalar kazınarak üzerindeki
eski mumlar alınır ve kaynar suya batırılarak steril hale getirilirdi. Daha
sonra çıtalara çivi çakma, delik delme ve tel gerdirme işlemini biz çocuklar,
ücret mukabili yapardık. Hedefi tutturmak için, bazen geç saatlere kadar
çalışırdık. Böylece harçlığımızı temin
ederdik. Eskiden kalma mumlar ve eski petekler, sıcak su içinde eritilip, özel
dokuma kıl çuvallara konularak merdane ile sıkıştırılıp, süzgeçten geçirilir.
Elde edilen saf mum donmak üzere geniş bakır kaplara doldurulurdu. Daha sonra
bu mumlar, suni petek yapılmak üzere depolanırdı.
Baharda başlayan kovan bakım telaşı sonrası,
kovanların dağ köylerine taşınması oldukça maceralı geçerdi. Akşam üzeri ağzı
tıkanan kovanlar, urganlar ile bağlanır ve kamyonlara yüklenirdi. Kovanlar kamyonlarla, gece geç saatte dağ
köyüne ulaşırdı. Kovanların indirilmesi, kovan ayakların dizilmesi, urganların
çözülmesi, kovan ağızlarının açılması sonrası tüm ekibi, yorgunluk ve uyku
sarardı.
Evin giriş katında bulunan, mutfak olarak
kullanılan oda, yemek pişirmek ve oturma odası olarak kullanılırdı.
Mutfak girişinde, yemek yapmak ve bulaşıkları
yıkamak için özel bölümler vardı. Kışın
fırınlı soba kurulur, fırında sabah çorbası için un kızartılır, bazen de oğmaç
aşı yapılırdı. Sobanın üstünde boruya göre ayarlanan sıcak su kazanı su ile
doldurularak, evimizde devamlı sıcak su bulunurdu. Yemek, tahtadan yapılmış
yemek tablası üzerinde yenirdi. Ataerkil bir aile olduğumuzdan, soframız
kalabalık olurdu. Soframızda gündüzleri komşu, akraba veya köyden gelen kadın
misafirlerimiz olurdu. Erkekler çarşıda dükkânda olduğu için, öğle yemeğine
sefertası ile dükkâna yemek götürürdük.
Mutfak odasının karşısında “Hamam evi” tabirini
kullandığımız, banyo yapma ı odası vardı.
Yanındaki oda ise “Girellik” tabir ettiğimiz yer,
depo olarak kullanılırdı. Orta katta 4 oda vardı. Birisi misafir odası, diğer
üçü yatak odası olarak kullanılırdı. Ayrıca bu katta, çeşme ve alaturka tuvalet
vardı. Odalardan ikisi, aile mahremiyetine uygun olması için ince bir duvarla
bölünmüş olup küçük bir kapı ile salon ve misafir odasına açılırdı. Binada her
kata, sağlı-sollu iki merdivenle çıkılırdı.
En üst katta da dört oda bulunurdu. Odalar evin
köşelerine yerleştirilmiş, aralarındaki boşluklar sofa olarak
değerlendirilmişti. Son katın tavan yüksekliği, normal katlardan daha fazla ve
tavanı desenli idi.
Her odanın içinde, yüklük tabir ettiğimiz bölüm
bulunurdu. Yüklük genellikle, yatak yorgan koyma için kullanılırdı. Yüklük
içinde, gusülhane tabir ettiğimiz mahalde bulunurdu.
Ramazan ayında evimizde ayrı bir telaş başlar,
evde genel temizlik yapılır, iftar ve temşüt (sahur) için gereken malzemeler
temin edilirdi. Hanımlar yatmadan önce, mayalı hamurunu yoğurur, tava ve saç
mayası yapmak için erkenden kalkılırdı. İlk top atımıyla başlayan pişirme
faaliyeti son top atılıncaya kadar devam ederdi. Çocuklar mutlaka sahura
kalkar, mayalının yanında armut hoşafı içilirdi. İsteyen de çay içerdi.
Sabah erkenden, iftar için keşkek çömlekleri
hazırlanır, bizim eve yakın olan Tabakhane köprüsünün başındaki “Soğancı’nın
Meryem” teyzemizin keşkek fırınına biz götürürdük. Giderken kucağımız’ da
odunda taşırdık. Akşama doğru fırından, çömlekleri alırdık.
İftar öncesi, kaleden gelen nara seslerini
dinlemek için, çocuklar bir araya gelirdik. Bazen de iftar topunun ateşini
görmek için “Kaygusuz’un Fırınının” önünden top kulesini gözlerdik. Top
patladıktan sonra çıkan alev ve dağılan tıkaç parçalarını seyreder, top sesinin
camları titrettiğini hissederdik. Sonra
koşarak iftar sofrasına yetişirdik. İftardan sonra, namazı hazırlıkları
başlardı. Bizler genelde namaza, hatimle teravih kıldırılan Tabakhane Camii’ne
giderdik.
Bayramdan önce evimizde, baklava telaşı başlardı.
Komsularla birlikte açılan tepsi, tepsi gül ve döşeme baklavalarını pişirmek
için siniler, tetevü günü akşamı simitçi fırınına taşınırdı. Baklavaların iyi
pişmesi için, fırının dinlendiği ve harının geçtiği geç vakitte, tepsiler
fırına sürülür, üstüne kat kat kâğıt örtülürdü.
Döşeme baklavası 80 katlı ve ince yufkadan
açılır, içine bol ceviz ve eritilmiş tereyağı konurdu. Gelen misafirlerin en
çok tercihi, döşeme baklavası olurdu.
Bayramda gelecek misafirlere ikram edilmek üzere
leblebi, fıstık, fındık, kuru üzüm, kuru incir, kaymaklı bisküvi, vs.… gibi
ihtiyaçlar temin edilir, misafir şekeri alınır, kolonya şişeleri doldurulur,
meyve ekmek ihtiyacı tamamlanırdı.
Bayramlardan önce, çocukların elbise ve
ayakkabıları yenilenirdi. Bayram sabahı sabah namazına gidilir, bayram namazına
kadar vaaz dinlenir, bayram namazı kılındıktan sonra eve gidilirdi.
Bayram sabahı, evde hazırlanan “İskilip
Dolmasının” servisinden önce, şehriye çorbası ikramı ile kahvaltı başlar, daha
sonra dolma servisi yapılırdı. Dolmadan sonra, yeni şekerlenmiş gül baklavası
ikramı yapılır, çay servisi ile birlikte kahvaltı sona ererdi. Bu arada herkes
kıyafetlerinin değiştirerek, bayramlaşmaya hazırlanırdı.
Evde yapılan bayramlaşmadan sonra çocuklar,
öncelikle komşulardan başlayarak, tüm akrabalar ziyaret edilirdi. Bayramlaşmak
için gittiğimiz ev sayısı, 70 civarında idi. Hepsini de teker teker ziyaret
eder, Ulaş tepe Yukarı Taslı’ dan, Meydan Mahallesi, Mutaflar Mahallesi, Hacı
piri Mahallesi’ne kadar, tüm İskilip’i gezerdik. Bayram gezmesinde
yorulduğumuzu, hiç hatırlamıyorum.
Bayram misafirleri, misafir odasında ağırlanır,
bayramlaşmadan sonra şeker ve kolonya ikram edilerek hâl hatır sorulur,
ikramlarla birlikte koyu sohbetler yapılır, bizde dinlerdik.
Adana’dan pamuk kamyonları geldiğinde, dedem
kamyonda kasalarla muz, malta eriği gibi o günün şartlarında, İskilip’te
bulunmayan meyveleri getirir, bu meyvelerin, bize ve misafirlere ikram
edilmesini sağlardı.
Kaçak mevkiinde bulunan meyve ağaçlarından elde
edilen elma, armut, ayva, erik, muşmula, ivaz vs. meyveleri, evin en üst
katındaki az güneş alan meyve odasına istif edilir, tüm kış meyve ihtiyacımız,
bu odadan karşılanırdı. Duvarlara asılan ivaz kümeleri ve üzüm salkımları
farklı bir görüntü oluştururdu.
Meyveler toplandıktan sonra, eriklerin bir kısmı
kurutulmak üzere bahçede “Banma” tabir ettiğimiz özel bir işleme tabi
tutulurdu. Erikler uzun saplı, her tarafı delik, metal bir kaba konularak
ilaçlı kaynar suya bandırılır, sonra kurumaya terkedilerek, kuru erik elde
edilirdi. Aynı işlem üzüm içinde yapılırdı.
Akşam ezanı olduktan sonra, mutlaka eve girerdik.
Mevsim şartlarına ve hava durumuna göre sokakta, saklambaç, çelik çomak, can
yakmaca, dalya, birdirbir, topaç çevirme, bilye, tornete binme, kayık kayma,
futbol vs. gibi oyunlar oynardık. Topumuz naylondan idi. Patlayınca içine kâğıt
doldurup, oyuna devam ederdik. Evimizin
yakınındaki kayaya tırmanmak, bizim için ayrı bir oyundu. Mağaralara tırmanmak en basit tırmanıştı. Bazı
arkadaşlar kalenin dibinden tırmanışa başlar, en yukarıya çıkardı. Bunu herkes
yapamazdı.
Bazen topluca, kiralık bisiklete binmeye
giderdik. Komşumuz rahmetli Kâmil Soyak, dükkanında bisiklet kiraya verirdi.
İlk önce 3 tekerlekli bisikletle başlayan maceramız, daha sonra iki tekerlekli
bisikletle devam etti.
Yetmişli yılların başında, betonarme eve
geçilmesiyle atıl duruma geçen ahşap evimiz, zamanla harabeye dönmüş ve
yıkılmıştır.
Genellikle manifatura, kuyumculuk, traktör ve
otomobil bayiliği, leblebicilik, arıcılık, tarım, akaryakıt bayiliği,
eczacılık, vs. gibi dallarda İskilip’te faaliyet gösteren “NAMLILAR SÜLALESİ”
İskilip’in geçmişinde iz bırakmıştır.
Tüm büyüklerimizi rahmetle anıyoruz.
Derleyen- Mustafa Yolcu
11.04.2019

