6 Haziran 2019 Perşembe

MÜHENDİSİN HATIRALARI



MÜHENDİSİN HATIRALARI

1980 yılı idi. Görevim gereği, Ankara dışın da bir inşaatın denetlemesine gittim.
İnşaat mahallinde tetkiklerimizi sürdürüyoruz. İnşaatın anlı şanlı müteahhidi yanımıza geldi ve “Sizin mesleğinizin sonucu benim gibi müteahhitlik tir. Bu memlekette benden habersiz bir çuval soğanın ihalesi yapılmaz. Benim ayağıma basarsanız, size bu memlekette müteahhitlik yaptırmam!” dedi.
Aynı müteahhit müdürlük te çalışırken, çalıştığım odaya geldi. Elindeki çeki sallayarak " Ayağıma basılmazsa bu çeki verebilirim. Bu çeki DSİ baraj ihalesinden çıkma olarak aldım." dedi. Elinde bulunan çekin tutarı ile 1.5 tane sıfır mercedes otomobil alınabiliyordu.
İnşaatın yapıldığı ilde yerinde tetkik yaptıktan sonra, Ankara' ya dönerek konuyu rapor haline getirdim. Yaptığım tespitte yüklü miktar da fazla ödeme vardı. Düzenlediğim raporu daire başkanına teslim etmek istediğimde, daire başkanı raporu teslim almayarak, götür kime verirsen ver demişti. Hayatta ilk defa idealistliğim yıkılmış, adeta burnumun kemiği kırılmıştı.

Bir gün dairemde masamda oturuyor ve işimi yapıyordum.
Bizde iş yapan bir müteahhit yanıma gelerek; yapmakta olduğu işe ait fiyat farkını nasıl alabileceğini sordu.
Müteahhidin İhale dosyasını arşivden getirterek, inceledim ve bütün teferruatını ile fiyat farkını nasıl alacağını müteahhide izah ettim. Konuşmamı bitirince tamam mı dedim.

Müteahhit bana dönerek “tamamda beyim ben bu parayı nasıl alıp, buradan gideceğim bana onu söyle “demez mi?

Önümdeki ihale dosyasını kapattım “ Şimdi sen gideceksin. Dosyada belirtilen şantiye şefini bana göndereceksin. Bende bu parayı nasıl alacağını ona anlatacağım” dedim.

Camiada Hâkim olan anlayış “Ben bu parayı nasıl alırım” geri kalanı önemli değilmiş. Kanunmuş, yönetmenlik imiş, kural imiş kimsenin umurunda değil.
Düşünülen tek şey “Ben bu parayı nasıl alırım” 
Ankara' da bulunan afet konutlarının, hafriyat tespitine gitmiştik. Müteahhit idareye verdiği hak edişte, üç yüz bin metreküp hafriyat talebi vardı. Arazide ve büroda yaptığımız çalışma sonucunda, yapılan hafriyatın toplamının otuz bin metreküp olduğunu belirleyerek, raporumuzu Bakanlığa verdik. Ben bu rapor sonucu, müteahhidin cezalanmasını bekliyordum. Müteahhide sadece kınama cezası verdiler.
Bir gün işyerime gittiğimde, beni bakanlıktan müfettişin beklediğini söylediler. Müfettişin yanına gittiğimde, polis gibi bana sorular sormaya başladı. Şu ayın şu günü neredeydiniz? ne iş yapıyordunuz? Konuyu anladım. Hafriyat tespitine gittiğimiz günleri soruyordu. Araziye gittiğimiz günlerde, yarım harcırah almıştık. Müteahhidin talebi ile " araziye gitmeden harcırah aldığımız, rapor düzenlediğimiz " iddia ediliyordu. Bende dedim ki; biz yaptığımız çalışma sonucu müteahhidin hafriyat talebini 1 /10 indirdik. Yaptığımız tespitten sonra, müteahhidin ayağından asılmasını bekliyorduk. Siz ise sadece kınama cezası verdiniz. Şimdi bizimi yargılıyorsunuz. Yaptığımızın karşılığı bu mu? diye sordum. 

Memleketimizde barajlar yapılır. Bu barajlardan bir kısmı yanlış hesap sonucu su tutup dolmamış, hizmete sokulamamıştır. Bu Barajlara ve su iletim kanaletlerine harcanan para boşa gitmiştir.
Köylere su getirmek için isale hatları, su depoları yapılır. Belirlenen su kaynağından veya kuyudan yeterli su çıkmaz, köy susuz kalır.
Binalar yaparız binaların adı; kültür sarayı, adliye sarayı, emniyet sarayı olur. Yani saraylar yaparız.

Bir Bakanlıkta idari işlere bakmakla görevli arkadaşım şöyle bir hatırasını anlatmıştı.
” Bakanlığın 1. bodrum katındaki kapalı otopark ta, kapısı kilitli duran bir oda vardı. Burayı açın diye talimat verdim.
Anahtarı yok dediler. Bir anahtarcı getirip kapıyı açtırdım. İçeride 40–50 adet hiç kullanılmamış otomobil lastikleri, oto yedek parçaları vardı. Kimsenin bunlardan haberi yok. Lastikler yıllardır orada durarak yatık lastik haline gelmişler. Bu hali ile bu lastikleri kullanmaya, yedek parçaları değerlendirmeye çalıştık.” 
Bundan sonraki yazım’ da, belediye de olan hatıralarımı anlatacağım. Kalın sağlıcakla.
Mustafa Yolcu- 05.06.2019




29 Mayıs 2019 Çarşamba

Müdürün hatıraları-3

MÜDÜRÜN HATIRALARI- 3


İstanbul yakınlarında bir ile tayin olmuştum. Orası adeta disiplinsizliğin odağı olmuş, çevre illerden sorun çıkaran memurların, ilinden uzaklaştırılmak için gönderildiği bir yerdi. Bulunduğumuz görev zaten, netameli bir görevdi.

Sakarya’dan akşam saat 19.00 da kalkan banliyö treni, yol boyu yolcuları alarak İstanbul’a gidiyordu. Bizim de ayrı limanlarda çalışanlarımız vardı. Akşam görev bitiş saati 20.00 olmasına rağmen 19.00dan sonra görev yerlerinde çalışan kalmıyordu.

Bir gün personele bakan üç kişi ile Sakarya’ya giderek İstanbul’a giden 19.00 banliyö trenine bindik. Kompartımanlara dağılarak trene binen bizim elemanların isimlerini yazdırmaya başladım. İstanbul ili hudutlarına gelince, trenden inerek görev mahallime döndüm.

Ertesi günü saat 19.00 dan sonra, isimlerini yazdığım çalışanların görev yerlerine giderek, amirlerinden listede yazılı olan görevlileri çağırmalarını söyledim. Hiçbiri de yoktu. Bunların trene binerek evlerine gittiğini söylediler. Böylece görev yerlerinde de tespitimi yapmış oldum. 

Sonraki gün, yaptığım yoklamada yerinde bulamadığım elemanların şube müdürlerine, disiplin suçu olan uyarma cezasını tebliğ ettirdim.

Şube müdürleri de bu elemanlar hakkında benden disiplin cezası için talepte bulununca, onlara da ceza verildi.
Dairede otorite sağlanmıştı. Daireyi dolaşırken, masasının üzerine gözdağı için tabanca koyan elemanlar ortadan kaybolmuştu. Doğru dürüst resmi elbisesini giymeyen çalışanlar, artık elbisesini düzenli giyiyor, elbiselerine şapkalarına da dikkat ediyorlardı.

Hatıra 4 –

Mardin’in ilçelerinin birinde, sınır kapında görevli idim. Orada mahrumiyetler içinde görevimizi sürdürüyorduk. Bulunduğumuz yerde bizim lojmanımız ile Jandarmanın lojmanı vardı.
Orada bulunan bütün görevliler bir aile gibi olmuştuk.

Bir gün bizde çalışan görevlinin çocuğunu, yılan ısırmış. Onun acilen Mardin’e gitmesi gerekiyordu.
Hemen dairenin arabasını tahsis edip, çocuğun Mardin’e götürülmesini söyledim. Elemanın yanında parası yokmuş, daire kasasından emanet para verip gönderdim.

Ertesi günü daireye müfettiş geldi. Daireyi teftiş ederken, kasadan çıkan noksan parayı sordu. Bende kendisine durumu aktarıp, çocuğunu yılan ısıran elemana verdiğimi, aybaşında maaşından keseceğimi bildirdim.

Bunun üzerine müfettiş- “Siz nasıl, kasadan usulsüz ödeme yaparsın. Hakkınız da zabıt tutacağım” demez mi. Ne desem müfettiş anlamadı.
Bende ona- Sen müfettiş misin? Diye sordum.
Oda- Evet müfettiş im. Diye cevap verdi.
— “Kimliğini çıkar bakayım” dedim.
Kimliğini çıkarınca bakmak için elinden alıp, kimliğini yırttım. Ağzıma alıp çiğneyip yuttum. Sonra da ona- Sen kimsin? Dedim.
Müfettiş- “Sen benim kimliğimi nasıl yırtarsın, seni şikâyet edeceğim. Görevinden attıracağım” dedi.
Bende onu daireden kovarak, elinden ne gelirse onu yapmasını söyledim.
Ben daireden kovunca, karşımızda bulunan Jandarma karakoluna gitmiş. Karakol komutanına, kendisini kovduğumu söylemiş. Komutan beni telefon ile arayıp durumu iletti. Bende kendisine, bir araba ver de Mardin’e gitsin dedim.

Jandarma komutanının verdiği araba ile Müfettiş, Mardin’e gitti. Valiye çıkarak durumu aktarmış. Vali bey telefon ile beni arayınca, bende durumu kendisine aktararak kimliğini yiyip yuttuğumu, kimliği olmadığı için daireden kovduğumu arz ettim.
Vali bey tamam sen işine bak dedi ve telefonu kapattı. Müfettişe nasihat verip, Ankara’ya göndermiş.

Müfettiş daha sonra Bakanlıktan ayrılıp, serbest çalışmaya başlamış. Yıllar sonra kendisi ile bir yerde karşılaştık. Beni hatırladı. Bana- “Sen haklı idin, ben orada tecrübesizliğimin kurbanı oldum. Sen bana hayat dersi verdin.” Dedi.

Mustafa Yolcu- 29.05.2019




22 Mayıs 2019 Çarşamba

MÜDÜRÜN HATIRALARI

MÜDÜRÜN HATIRALARI-1

Ankara’dan Eskişehir’e gidiyordum. Polatlı’dan çıkınca yolumu, trafik polisleri çevirdi. Bana nereye gittiğimi sorduklarında, yolu denetliyorum dedim.
Evraklarımı uzattılar ve bana gidebilirsiniz dediler.

Sivrihisar kavşağına geldiğimde yine trafik polisleri durdurdular- Nereye gidiyorsunuz diye sorduklarında; yolu denetliyorum diye cevap verdim.
Onlarda evraklarımı vererek gitmemi söylediler.
Eskişehir’e 5 km kala baktım ki 4 tane polis arabası yolda bekliyor. Dur işareti verince durdum. Arabanın yanına, Eskişehir emniyetinden bir yetkili geldi. Kendisi ile Eskişehir’den tanışıyorduk.

Kendisi ile selamlaştıktan sonra bana- Yolda çevirmede ne söyledin. dedi.
Bende- “Nereye gittiğimi sorduklarında yolu denetlediğimi “Söyledim.
Polis yetkilisi- Yolda neyi denetliyorsun? Diye sorduğunda tarla alacağım, yolun kenarındaki tarlalara bakıyorum dedim.
Polis yetkilisi- Senin bu cevabından Emniyet müfettişi yolu denetliyor diye anlamışlar. Bize bildirince, bizde müfettişi karşılamaya gelmiştik. Ehliyetini ver dediler.

Bende- Ehliyetimi alırsanız, aldığınız gibi geri getirirsiniz. Dedim.
Ehliyetimi aldılar ve oradan ayrıldım. O gün sabah ta Valilikte, toplantımız vardı. Yoldaki çevirmeler yüzünden toplantıya biraz gecikerek girdim.
Vali bey niye geciktiğimi sorduğunda, yolda polislerin üç kere çevirme yaptıklarını, en son Eskişehir’e girerken yapılan çevirmede ehliyetimin alındığını bildirdim.

Vali bey, ehliyeti alanın ismini sorduğunda söyledim. Hemen özel kalemi arayarak ehliyetimin getirilmesi talimatını verdi.
Öyleden sonra bir polis memuru, Valiliğe ehliyetimi getirdi. Bende dedim ki, benim ehliyetimi elimden alan yetkili getirsin. Diğer arkadaşlar konuyu uzatmayalım, kapatalım rica ettiler diye. Bende onların ricaları üzerine ehliyetimi alarak konuyu kapattım.


Hatıra -2-

Müdürlükte problemleri olan, bir ile atandım. İlin müdürü rüşvetten görevden alınmıştı. Göreve başlamadan önce müdürlüğe giderek, vatandaş gibi iş çıkarıp işimi halletmeye çalıştım. Bir yandan da müdürlükte çalışanları tanımaya çalışıyordum.

Bir oda da hanımın biri, çocuk arabasını sallayıp çocuğu uyutmaya çalışıyor, diğeri elinde şiş ile örgü örüyor, memurlar ayaklarını masanın üzerine koymuşlar uyukluyorlardı.

Dolaşırken daha önce beni tanıyan odacı ile karşılaştım. Yanıma gelip müdürüm nasılsın diyecek oldu, sus konuşma diyerek onu susturdum. Sakın kimseye benden bahsetme. Ben sonra geleceğim dedim ve oradan ayrıldım.

Müdürlükte gördüklerimi unutmamak için yazarak, nasıl bir düzenleme yapmam gerekir diye rapor hazırladım. Daha sonra göreve başlamak üzere tekrar müdürlüğe geldim. Daire amiri olarak müdürlüğe vekâlet eden, müdür muavini vardı. Onun odasına girerek bir konuda bilgi almak istediğimi bildirdim. Müdür muavini lakayt davranarak benimle ilgilenmedi.

Sonra daha önce tanıdığım odacıyı bulup müdüriyet kapısını açtırdım. Yerime oturdum. Benim geldiğim müdürlüğe yayılmış. Odama ilk defa eski müdürün sekreteri gelerek, bir isteğim olup olmadığını sordu. Bende personele bakan kişiyi çağırtarak, tüm personelin resimli isim listesini ve görev dağılımlarını istedim.
Odama Bir’de daktilo isteyip, personelin yeniden görev dağıtımını yaparak görevlendirme listesini personele tebliğ ettirdim.

Odama müdür muavini geldi. Beni görünce şaşırıp kaldı. Ayakta zor duruyordu. Yeni düzenleme ile onu da görevinden almıştım. Kendisine hemen daire müdürünü görevini teslim etmesini söyledim.

Çocuk arabasında çocuğuna bakan, şiş ile örgü ören bayanları odama çağırıp, yaptıklarını yüzlerine söyledim. Burası devlet dairesi ya evinize gidip işinizi yaparsınız ya da burada adam gibi çalışırsınız dedim. İtiraz edecek oldular, odalarında ne yaptıklarını gördüğümü söyledim.

Müdürlük resmi bir kuruma benzemişti artık. Herkes işine vaktinde gelip gidiyor, kendi işini yapıyordu. Arkamdan diğer illerde de neler yaptığım haberi de gelip yayılmıştı.


Mustafa Yolcu- 22.05.2019



17 Mayıs 2019 Cuma

Bir Hakimin Hatırası

BİR HAKİMİN HATIRASI
Anadolu'nun şirin bir ilçesinde, elli yıl önce hakimdim. İlçe’de her kes birbirini tanıyor, biz yöneticiler ’de bir avuç insandık. Akşam olduğun’ da şehir kulübüne gidiyor, çay kahve içip, bazen de oyun oynuyorduk. Bunun dışında da sosyal hayatımız yoktu.
Mahkeme de aldığım bir kararla ilgili, birisi benimle görüşmek istediğini bildirdi. Kararın beklediği gibi çıkmadığını, daha değişik çıkmasını beklediğini bildirdi. Bende bu beklentiye nasıl girdin? Diye kendisine sordum. Bana cevaben- “davası ile baş hekimin ilgilendiğini “söyledi. Bunun için baş hekime para verdin mi diye sorduğum’ da evet dedi. Vatandaşı odamdan gönderdim.
Talimat verip, başhekimi tutuklattım. Baş hekim tutuklanınca, kaymakam dahil ilçedeki tüm yöneticiler, kapıma döküldü. Beni ikna aya çalışarak, başhekimin serbest bırakılmasını istediler. Baş hekim hapishanede bir gece yattı ve ertesi günü tahliye ettirdim.
Birkaç gün sonra lokanta da yemek yerken, kaymakamın şoförü lokanta da yanıma gelerek “Kaymakam beyin araba da beni beklediğini.” Bildirdi. Bende kaymakamın lokantaya gelmesini, kendisine yemek ısmarlayacağımı bildirdim. Şoför, hayır sizi araba da bekliyor deyince, kalkıp arabaya gittim. Benim arabaya binmemi istediler. Arabaya bindiğimde arabada başhekim, kaymakam, mal müdürünün de bulunduğunu gördüm.
Araba ile giderken, kaymakam bana başhekimi niye tutuklattın? Diye sordu. Bende olanları anlattım ama, kimsenin dinlediği yoktu. Arabada bulunan herkes beni eleştiriyorlardı. Bende – “Beni korkutmaya çalışıyorsanız nafile. Ben usulsüzlüğü affetmem.” Dedim. Kazanın fazla dışına çıkmadan, bir binaya girip oturduk. Halen beni eleştiriyorlardı. Elimde el feneri vardı. El fenerini ara sıra yakıp söndürmeye başladım. Jandarma karakolu bulunduğumuz yere yakındı. El fenerinin yanıp sönmesi, Jandarma Karakoldakilerin dikkatlerini çekmiş. Bina da ne oluyor diye meraklanan Jandarma komutanı, bizim bulunduğumuz binaya gelerek kapıya vurdu. Kapı açılıp, içeride bizi gören Jandarma Komutanı şaşırdı. Bura da ne oluyor diye sordu. Bende olayı anlatınca- “Hepinizde benim amirim konumundasınız. Kime ne deyim.” diye sordu.
Başhekimle beni barıştırdılar. Oradan çıkıp, lokantaya gittik. Kaymakam bize viski ısmarladı. Daha sonraki günlerde, baş hekimle adliyede karşılaştık. Ben onu görmezlikten gelerek konuşmadım. Baş hekimi ve olanları affedemedim. Oda bana karşı husumetini sürdürdü. Ama vatandaşların davaları için, bir yerleri araya sokma çabası da sona erdi. Haklıya hakkını vermeye, adil olmaya çalıştım. Aradan yıllar geçti ama, bu hatıramı hiç unutamıyorum.
Hakimlik yüce bir meslek. Doğru karar vermek için kılı kırk yarmak, kul hakkına riayet etmek gerekiyor. Daha sonra hakimlikten ayrılarak, avukat olarak meslek hayatıma devam ettim. Sohbet ettiğim hakim arkadaşlara da başımdan geçen bu hatırayı anlattım.
Mustafa Yolcu- 15.05.2019

11 Mayıs 2019 Cumartesi

ADALETİN OLMADIĞI YERDE, DEVLET OLMAZ

ADALETİN OLMADIĞI YERDE, DEVLET OLMAZ


Adalet şahıslara münhasır değildir. Her kes için olmalıdır. Devlet, adaleti sağlamak için kurulur. Adaletin olmadığı yerde, devlet olmaz.

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde hukuksuzluk varsa, bunun sebebi devlettir. Adalet ve İçişleri Bakanları görevlerini yapmamıştır demektir.

Yüksek Seçim Kurulu kararı ile, hukuksuzluk olduğu söylenilen seçimde, ilçe Belediye Başkanlığı, meclis üyeliği seçimleri iptal edilmemiştir. Sadece Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi iptal edilmiştir. Hukuksuzluk ya vardır ya da yoktur. Varsa, hepsinin de iptal edilmesi gerekirdi. Hukuksuzluk yoksa, seçimlerin hiçbirinin iptal edilmemesi gerekirdi.

İşte BEKA SORUNU budur. Adaletin olmadığı yerde, Devletin Beka sorunu vardır. Tüm dünya ya şimdi ne diyeceğiz. Hangi adaletten, hukuktan bahsedeceğiz. 

 Sadi Güven imzalı 1 Temmuz 2014 tarihli YSK kararında, “İtiraza konu sandık seçmen listelerinin itiraz üzerine yeniden ele alınması, incelenmesi mümkün değildir. Kesinleşmiş seçmen kütüklerindeki yolsuzluklara ve ilgili kanun maddesinin birinci fıkrasının altıncı bendindeki hükme dayanılarak, mazbatanın veya seçimin iptali istenemez” ifadelerine yer veriliyor.

2014 Yılında verilen bu karara, şimdi niye uyulmuyor? Niye farklı karar veriliyor?
Bu soruların cevabını bulamıyoruz. İlçe seçim kurullarınca belirlenen sandık başkanları usulüne uygun değilse, YSK bu başkanların seçimine niye itiraz etmedi? Sandık kurulları ve seçmen listeleri kesinleştikten, seçim yapıldıktan sonra, bu tartışmalara niye oluyor?

Bütün bu niyeler, vatandaşın kanuna ve adalete olan güvenini sarsıyor. Adama göre, talimata göre karar verilir mi? Ortaya çıkan durum bu. Bir yanlış varsa, bundan yönetim sorumludur. Kesinleşen seçmen listesi ve başkanlıklardan, seçim sonucundan sonra, zarfta bulunan üç oy pusulasını kabul edip, bir tanesini reddetmenin kabul edilir yanı yok. Bu kamu vicdanını yaralar. Vatandaş tarafından dile getirilip, olaylar kamu vicdanında yargılanır.

Yapılması gereken, İstanbul’daki seçimin tamamen iptal edilip, yeniden seçim yapılmasıdır. Yalnız İstanbul Belediyesi seçimi yenilenirse, Binali Yıldırım dışında seçimi kazanan, meclis üyesi azınlığı ile yönetimi nasıl yapacak? Bu sebeple; bir yanlışlık varsa seçimin tamamında da vardır. Seçimin tamamının yenilenmesi gerekir. Yanlışlık yoksa seçim niye iptal ediliyor?

Halep ordaysa, arşın burada. Seçimin tamamı yenilensin. Seçime ait tüm kuşkular ortadan kalksın. Aksi takdirde, kara leke ile gidilen seçim sonucunda kamu vicdanı temizlenemez. Seçim yapılsa’ da sorular ve sorunlar bitmeyecektir.

Mustafa Yolcu- 10.05.2019   

22 Nisan 2019 Pazartesi

KILIÇTAROĞLUNA YAPILAN SALDIRININ, HATIRLATTIKLARI

KILIÇTAROĞLUNA YAPILAN SALDIRININ, HATIRLATTIKLARI

Öncelikle Kılıçtaroğlu’na yapılan saldırıyı, esefle kınıyorum. Toplumumuzun ayrıma değil, birleşmeye ihtiyacı var.

Seçim ortamından yeni çıktığımız bugün geriye baktığımızda, seçim arifesinde maalesef iyi ortam oluşturulmadı. Zillet ittifakı, illet ittifakı gibi konuşmalar, vatandaşı olumsuz etkiledi. Düşman kamplar yaratılmaya, milleti birbirine hasım hale getirmeye, kimsenin hakkı yoktur. BEKA SORUNU olarak ortaya konulan slogan, toplumu ayrıştırma, birilerini ötekileştirme işine yaramıştır.

Asıl beka sorunumuz, ekonomik sorundur. Aldığın borcu ödeyememektir. Masaya oturup, alacaklılar karşısında mahcubiyettir. Alacaklılara karşı, çaresizliktir. İnşallah ülkemizde, yeni bir kapitülasyon anlaşması yapılmaz. Borç alan, emir almaya’ da alışır.

Beka tartışması, insanımızı birbirine hasım haline getirmiştir. Bu durum karşısında ülkemizin düşmanları, içine düştüğümüz bu duruma seviniyorlar. 

Rahmetlik Turgut Özal, topluma birlik ve beraberlik olgusu aşılamış, kavgayı sürtüşmeyi önlemişti. Ya şimdi! Secimi kazanabilmek için, karşıda bulunanlara söylenmeyen kalmadı. Seçim kaybedilirse, ülkede beka sorunu çıkacağı propaganda edildi. Beka sorunu, ülkemiz üretim kaynaklarının satılması, üretimin aksayarak, tüketim toplumu olmamız ile ortaya çıktı. Yurt dışından, mısır nişastası tatlandırıcısı, patates, soğan, kesilmiş et alıyoruz. Yurt dışına döviz ödüyoruz. Bu akıllı bir aile reisinin yapacağı iş midir? 

Güney illerimizin eski bir valisi hatırasında-” PKK ile yapılan mücadelede, ilimizden bir askerimiz şehit olmuştu.  Cenazesi ilimize gelecek, askeri tören yapılacaktı. O gün İl Emniyet Müdürünü yanıma alarak, cenaze kortejinin geçeceği güzergâhı tespit ettik.  Tespit ettiğimiz güzergahta, parti binaları, toplumu galeyana getirecek yerler yoktu. Cenaze merasiminin yapılacağı gün, merasimi koordine etmek için, ilimizin dışından başka bir askeri komutan deldi.  Gelen komutana dedim ki- (Cenazenin geçeceği güzergâh neresi, tespit ettiniz mi?) diye sorduğumda bana, bizim daha önce sakıncalı olarak tespit ettiğimiz güzergâhı gösterdi. Bende tespit ettikleri güzergâha itiraz ettim. Eğer bu yolu seçerseniz, sorumluluk sizin olur. Bu yol sakıncalı, bizim tespit ettiğimiz güzergâhı göstererek, bu yolu kullanın dedim.  Komutan teklifime itiraz etmedi. Bizim tespit ettiğimiz güzergâhı kullandı.

Emniyetçe cenaze merasiminin filmi çekilerek, kayda alındı. Daha sonra filmi izlediğimizde, cenazede taşkınlık yapmaya yeltenenlerin, ilimizden olmadıkları, ilimize dışarıdan geldiklerini tespit ettik.” Diye anlatmıştı.

Oyun aynı. Figüranlar değişiyor. O gün o ilde oynanmak istenen oyun, bugün Çubukta oynanıyor. Biz bu tür olaylarla ne kazanırız? Kılıçtaroğlu’na yapılan saldırı, kime ne kazandırır? Tabiki ülkemizin düşmanlarına, malzeme kazandırır. Ülkemiz’ de gerginlik yaratır. Beka sorunu var diyenler, haklımı çıktılar?  Hayır kamu vicdanında yara aldılar.

Beka sorunu; ülkemizi maddi ve manevi olarak kalkındırmakla yenilir. Yaşadığımız ekonomik çöküntü, şu anda en büyük beka sorunumuzdur. Borcumuzu nasıl ödeyeceğiz. Şirketlerin ödenemez olduğu anlaşılan alacaklarının, Varlık Fonuna devredilmesi ile beka sorununu atlatamayız. Tersine daha çok batağa girmiş olmayız mı?

Ülkemizde adalet yerini buluyor mu? Yoksa hakimler bile namazlarında “Allah’ım beni bugün ki adalete muhtaç etme diye.” Duamı ediyorlar? Demek ki adaletin yerine gelmemesi BEKA sorunu imiş.

Sokaklarda işsiz sayısı her gün artıyor, insanlar evine ekmek götüremiyorsa! Çocuğunun ihtiyacını karşılayamayıp, mahcup düşüyorsa budur bizim BEKA sorunumuz.

Kamu ’da işe göre adam almayıp, adama iş buluyorsak. Bu sebeple, kamu’ da işler yürümüyorsa, çıkmalar nedeni ile ihale edilen işler bitmiyor, yarım kalıyorsa budur BEKA sorunumuz.

Herkesin şapkasını önüne koyup, kim hata yapıyorsa onun üzerine gidip, kanayan yaramızın kurutulması, kanın durdurulması gerekiyor.
Yoksa işlerimiz kötüye gider, böyle giderse.

Mustafa Yolcu
22.04.2019




17 Nisan 2019 Çarşamba

KONYA GEZİSİ



KONYA GEZİSİ

12 Nisan 2019 Cuma günü Yükseliş gurubu, Ahmet kardeşimizin davetlisi olarak Konya’ ya giderek, Ahmet sayesinde Konya’yı yakinen tanımak fırsatı bulduk. Toplantımız’ da Ahmet, nüktedan yorumlar’ da bulundu.

Rusya’ da komünist sistem iş başına geldikten sonra, Komünist partisinden yetkililer halkın arasına girerek, halkın sistem için düşüncelerini öğrenmek istemişler. Bir köye giderek, kahvesinde halk ile sohbete başlamışlar.
KP.- Köyünüzün muhtarı nasıl?  
Vat- Muhtar bir işe yaramıyor. İş görmüyor.
KP- Muhtarı buraya, Kaymakam atadı. Peki Kaymakamınız nasıl?
Vat- Oda muhtar gibi. Köyümüz ile hiç ilgilenmiyor.
KP- Kaymakamı kazanıza Vali tayin etti. Valiniz nasıl?
Vat- “İyide şimdi olmadı. Siz validen sonra konuyu, liderimiz Lenin’ e dayandıracaksınız. Biz liderimize laf söyletmeyiz “diyerek konuyu kapatmışlar. Buradan çıkan sonuç, propagandanın bir sınırı var. Bunu aşmamak lazım.

Sohbet sırasında, ülkedeki bir kısım sıkıntıları konuştuk. Soru ne yapılacağı idi. Ahmet’ in yorumu devreye girdi.
Üç arkadaş, Avrupa ülkesine gitmiş. Memlekette yaptıkları yanlışları, orada’ da yapmak isterler. Ama kimseyi tanımıyorlar. İçlerinden birisi, ben bu işi hallederim demiş. Doğruca kilisede, günah çıkarma kısmına gitmiş.

Papaza demiş ki” Papaz Efendi biz üç arkadaş, birlikte günah işledik. Günahımı affettirmeye geldim” demiş. Papaz -kim o arkadaşların? Deyince, isimlerini hatırlayamadığını söylemiş. Papaz-Kasap Josef’ mi demiş, evet. Terzi Samuel’ mi? evet diye cevap vererek, kiliseden ayrılmış. Biracı, biracıyı bulmuş. Sorunlarını halletmişler.

İkinci Dünya savaşı yıllarında, Berlin Orkestrası hafta sonu konserini veriyormuş. Salon dolu, büyük dikkatle orkestrayı dinliyorlar. O sırada orkestranın duvarına, bomba isabet etmiş. Yıkılan duvarın yakının’ da bulunan insanların, bir kısmı ölmüş, bir kısmı’ da yaralanmış. Orkestra şefinin bir ara eli hava da kalmış ama, konseri devam ettirmiş. Sonra’ da – “Ey Alman yurttaşlarım, savaş ta olsa Berlin orkestramız susmayacak, devam edecektir. Susarsa o zaman biz kaybederiz.” Demiş. Yani sıkışıkta olsak, çalışmalarımızı devam ettirmeliyiz. 

Ahmet bizi Konya’da çok güzel gezdirdi. Ben Konya’nın, bu kadar güzel olduğunun farkın da değildim.  Mevlâna hazretleri Konya’ya ayrı bir huzur veriyor. Yaşadığı devirde her dinden, mezhepten insan onun kapısını çalar derdini paylaşır, tavsiyesini alırmış. Mevlâna hazretlerinin havası, kokusu halen devam ediyor sanki.

Arkadaşlar okudukları, okunmasını tavsiye ettikleri kitap isimlerini paylaştılar. Bu kitaplar; DARON ACEMOĞLU’ NUN – Ulusların Düşüşü, MİCHAEL SCHEVER- Usame Bin Ladin, HARVEY MACKAY- İş Hayatında Köpek Balıkları ile Yüzmek, GİOVANNİ PAPİNİ- Çıldır’ının anaforunda- Mevlâna Hazretleri kitabı.
Konya’yı, Ahmet’ in anekdotlarını, tavsiye edilen kitapları sizlerle paylaştım.
Mustafa Yolcu- 16.04.2016