1 Ağustos 2020 Cumartesi

ARİFE GÜNÜ

ARİFE GÜNÜ 

İskilip’ten uzakta bir arife gününü daha yaşıyorum. Çocukluğumdan bu tarafa Arife günü deyince aklıma gelenler; Sabah erkenden kalkıp, sabah namazından sonra mezarlığı ziyaret ederdik. 

Ziyaret sırasında mezarlıkta kimse konuşmaz, huşu içinde ziyaret yapılırdı. İskilip’ e dışarıdan gelenler ile ilk mezarlıkta karşılaşılır, uzaktan selam verilirdi. Mezarlıktan çıkınca, fakirlerin açtığı sergiye sadaka bırakılırdı. 

Arife Gününün rutin işleri ise, bayram alışverişini tamamlamak, bayrama hazırlanmaktı. Evlerde ise hummalı çalışma olur, baklavaların şerbetlenme si, misafirlere verilecek ikramların hazırlanması, evin temizliği tekrar gözden geçirilirdi. 

Bayram günü yapılacak pilav için, evde yoksa pirinç alınır. Tavuğu olanlar tavuk keser, tüyleri yolunarak tencereye konulurdu. Tavuk pişerken çıkan nefis kokusu, dışarıdan bile hissedilirdi. Tavuklar şimdiki gibi saman gibi, tatsız tuzsuz olmazdı. 

Leblebicilere gidilerek, iri taneli leblebi alınırdı. Çocukluğumuzda bayramlık elbiselerimiz günler öncesinden alınır, bayramda giyilecek olan bu elbiseleri evde koyacak yer bulamazdık. Arife günü akşamı yeni alınan ayakkabıyı yatağın baş ucuna koyar, sabah olunca ayakkabıyı sevinçle giyerdik. 

Bu sene iki bayramdır İskilip'e gidemedim. Arife günü mezarlık ziyaretini yapamadım. Dostlarımı göremedim. Böyle eskileri anarak, kendimizi avutur olduk. İskilip'te olanlar baklavayı, kıymalı’ yı, tepsi etini benim yerime de yesinler. Dost ziyaretine, benim yerime de gitsinler. 

HERKESE AĞIZ TATLILIĞI İLE ,HAYIRLI BAYRAMLAR DİLİYORUM

 

Mustafa Yolcu- 30.07.2020

 


12 Temmuz 2020 Pazar

AYASOFYA







                         







AYASOFYA

                                          FATİH AYASOFYA’YI
     CAMİ YAPTI, NAMAZ KILDI
YIKTI KÖHNEMİŞ ÇAĞI
BİZE MİRAS BIRAKTI
X       X     X
AYASOFYAM MİNARENDEN
EZAN SESİ SUSMASIN HİÇ
İNANANLAR NAMAZ KILSIN
    BOYNUN BÜKÜK OLMASIN HİÇ
X      X      X
                                        AYASOFYA İBADETE
ELBET BİRGÜN AÇILACAK
MİSKİ AMBER KOKULARI
HER TARAFA SAÇILACAK
X       X      X
                                          YADİGAR AYASOFYA
AÇILACAK NASIL OLSA
BU MİLLETİN İSTEĞİNE
     YÖNETENLER AH BİR UYSA

MUSTAFA YOLCU- 3.3.1994

16 Nisan 2020 Perşembe

AYAKKABICI HASAN




AYAKKABICI HASAN

Hasan’ı memlekette tanıdığımda, simit satıyordu. 13-14 yaşlarındaydı. İskilip’in feşel göbellerinden birisi idi. O zamanlar ’da sempatik ve gülen bir yüzü vardı. Bir süre İskilip’ te lokanta’ da garsonluk yaptı. Daha sonra çalışmak için Ankara’ ya gitti. Bundan sonraki hayatını, kendi ağzından dinleyelim.

Ankara’ da Hacı Bayram Camisinin yakının’ da bulunan lokantanın, garson aradığını öğrendim. Bu lokantaya çalışmak için başvurdum. Aynı gün başka birisi de çalışmak için başvuru yapmış, orada bekliyormuş. Bize bir masa gösterdiler, burada bekleyin ikinizle de görüşeceğiz dediler. Diğer arkadaş ile biraz sohbet ettim. Ona Ankara’ ya yeni geldiğimi, ilk kez iş başvurusu yapacağımı söyledim.  Oda Ankara’ya çok önce geldiğini, başka yerde de işe girebileceğini söyleyerek bırakıp gitti.

Lokantanın patronu yanıma gelerek, daha önce bu işte çalışıp çalışmadığımı sordu. Bende memleketimde çalıştım dedim. Bana çalışırsam düşük bir ücret teklif etti. Bana teklif ettiği ücreti İskilip’te de alıyordum. İşe başlamak zorunda olduğumdan, teklifi kabul ettim. Patron “iki gün sonra işe başla” dedi. Bende ceketimi çıkarır, hemen işe başlarım dedim ve işe başladım.

Çalışırken müşterilere özel ilgi gösterip, bilhassa isimleri ile hitap etmeye çalıştım.  Evim Keçiören’ de idi. Keçiören’e çalışan dolmuş şoförlerine, ilgi gösterdim. Onlarda beni tanıdılar, dolmuşlarına binince benden ücret almıyorlardı. Dolmuşa para versem param yetmiyor, bazen işe yürüyerek gelmek zorunda kalıyordum. Bu sayede yol parasını azalttım.

Ayağımdaki ayakkabının altı delindi. Yeni ayakkabı alamıyordum. İtfaiye meydanına gidip, kullanılmış ayakkabı aldım. Aldığım ayakkabı boyalı idi. Sağlam diye aldığım ayakkabı, kısa süre içinde dağıldı. Ne yapacağım diye düşünürken, ölen birisinin ayakkabısını, ölenin hayrına birine vereceklermiş. Bana “ayakkabıyı sen alırmısın?” dediler. Bende evet alırım dedim. Ayakkabı kaliteli ve marka idi. Ayakkabıyı bulunca çok sevindim. Bu ayakkabıyı uzun süre giyindim. Sahibi olduğum bu ayakkabıyı, hiç unutmadım.

Bu lokanta’ da sekiz ay çalıştıktan sonra, Bent deresine inerken yolun üzerinde bulunan pideci dükkânında çalışmak üzere anlaştım. Onlara bir hafta sonra işe başlarım dedim. Mevcut çalıştığım lokantaya gidip, bir hafta sonra işten ayrılacağımı bildirdim. Onlarda bu sürede, lokantaya yeni eleman aldılar.

Pideci dükkanında üç garson çalışıyorduk. Patrona dedim ki” Burada iki garson çalışalım. Ben dükkânı iki garsonla idare ederim. Diğer garsonun parasını bize verin.” Dedim.
Patron teklifimi kabul etti. Akşam olunca ayaklarımın altı ateş gibi yanardı. Eve gidince, ayaklarımı soğuk suya sokar dinlenirdim.  Lokanta’ da her gün üç tepsi kadayıf yapılırdı. Bunun iki tepsisini ben satardım. Diğer arkadaş bir tepsi kadayıfı ancak satardı.

Akşam olup işim bitince, kasa ile aldığım mandalinayı, tane ile Ulus halinin yakınında satmaya çalıştım. Dükkânda bir günde kazandığım parayı, iki saatte mandalina satarak kazanıyordum. Zabıta baskın yapıp, mandalinama el koydu. Çok üzülmüştüm. Şimdi ne yapacağım dedim. Bana müdüriyetlerinin olduğu yeri tarif ettiler ve cezasını öde mandalinanı al dediler. Söyledikleri yere gittim. Bana yirmi lira ceza çıkardılar. Benim kasada kalan mandalinam ancak beş lira ederdi. Malımı orda bırakıp gittim.  Mandalina satışına, pideci dükkanımızın önünde devam ettim.  Zabıtalar orada satışa karışmadılar. Patronumuzu tanıyorlardı.

İskilip’ten ayakkabı getirip, çevremde satmaya başladım. Pideci dükkanımıza gelenlerden, bir sürü insan tanımıştım. Ayakkabıları ucuz satıyordum. Bu benim ayakkabı işini tanımama, deriyi anlamama neden oldu. Keçiören’ de bulunan evimin yakınında dükkân kiraladım. Burayı depo olarak kullanıyordum. Ayakkabı ustasını yanıma ortak aldım. Ayakkabı tamiri için makine ve gerekli malzemeleri temin ettim. Ayakkabı tamirini iyi yapıyor, müşterilere güler yüzle davranıyorduk. Artık ayakkabıcılık mesleğim olmuştu.

Tamamen kendi işimde çalışıyor, ayakkabı pazarlaması ile, ayakkabı tamir işini birlikte yürütüyordum. Kendime ait dükkanım, evim, arabam olmuştu. Ticarette alacaklı oldum ama, borç yapmamaya çalıştım. Deriyi malzemeyi alıyor, ayakkabıcılara veriyor, kendime ayakkabı yaptırıyordum. Alışverişimde peşin çalıştığımdan, uygun fiyata malı olanlar beni buluyorlardı. Bana güvenen birkaç müteahhit, yeni inşaata başladıklarında bana gelip, taksitle bana daire satıyorlardı. Bir dairemi kira almadan, talebelerin kalması için tahsis ettim. Birkaç esnafla birlikte, öğrencilerin ihtiyaçlarını’ da karşılamaya çalıştık.

Çalıştım dürüst oldum, Allah’ta bana her şeyi fazlası ile verdi. Kimsenin malında gözüm olmadı, kimseyi kıskanmadım. Şükrümü eksik etmedim. Kiracılarım salgın hastalık devresinde, kiralarını ödemekte zorlandılar. Kiracılarıma” Bana kira ödemek derdine düşmeyin. Bu sıkıntıyı atlatalım, siz sağlıklı olun. Kiranızı sonra ’da ödersiniz.” Dedim. Bana teşekkür ettiler.

Ayakkabıcı Hasan’ın anlattıklarını size aktarıyor, örnek hayatını sizinle paylaşıyorum.

Mustafa Yolcu- 16.04.2020





6 Nisan 2020 Pazartesi

ARKADAŞIM RECEP KÖMÜRCÜ







ARKADAŞIM RECEP KÖMÜRCÜ

İskilip’te pirinç pazarında bulunan dükkanımız’ da otururken, Recep bazen bizim dükkâna uğrar, oturur konuşurduk. Azmi millî İlkokulunda birlikte okuduk. Recep benden bir sınıf geride idi.

Ortaokul, lise derken kendimizi Ankara ’da Üniversite’de bulduk. Recep benden önce Hukuk fakültesine başlamıştı. Bende Siyasal Bilgiler fakültesinin arkasın da bulunan, Cumhuriyet yurdun da kalıyordum. Bazen Receple buluşmak için, Hukuk Fakültesine de uğrardım. Okulun kantininde çay içerdik. Bir sefer’ de, o günkü dersleri olan uluslararası hukuk dersine birlikte girmiştik. Dersin hocası uluslararası hukuku” müeyyidesi olmayan hukuktur. Güçlü devletin, güçsüz devlete karşı kullandığı yaptırıcı hukuktur” diye tarif etmişti. Bu dersi hiç unutmadım. Uluslararası ilişkiler de bu durum, hep aklıma geldi.

Recep ders çalışmaya, milli kütüphaneye giderdi. Dersten sıkılınca, günlük gazetelerin olduğu yere gider, gazete okurdu. Bilhassa okuldaki hocalarının makalelerini kaçırmaz, hocalar imtihan da makalede adı geçen konuları soruyor derdi. Ben kütüphaneye, gazete okumak için ara sıra giderdim.

Recep fakülteyi bitirdi. Hakimlik imtihanını kazandı. Değişik yerlerde Sulh Hukuk hakimliği yaptı. Sulh Hukuk Hâkimi olarak Ankara adliyesine tayini çıktı. Benim zafer Meydanın’ da bürom vardı. Recep bazen büroma uğrar, bazen’ de ben öyleden sonra adliyeye yanına giderdim. Daha sonra Asliye Hukuk hâkimi, Ticaret Mahkemesi hâkimi oldu. Recebin en belirgin özelliği, dava dosyalarını iyice inceler sonra karar verirdi. Bir keresinde arsa değer tespitini bilirkişiye vermiş, bilirkişi de raporunu vermişti. Arsanın bulunduğu yerdeki emlakçıyı telefonla arayarak, arsanın değerini emlakçıdan öğrenmiş, değerin bilirkişi raporu ile uygunluğunu tespit edince kararını vermişti.

Bir kez de bana, bir dosyası hakkında görüş sormuştu. Benim yorumum, onun yorumu ile uyuşmamış farklı düşünmüştük. Recebin dava konusu kararı Yargıtay’a götürülmüş, Yargıtay kararını onamıştı. Daha sonraki yıllarda Recebe, bu karar hakkında düşüncesinde değişiklik olup olmadığını sorardım.

Recep sonra Yargıtay Hakimliğine, arkasından Anayasa Mahkemesi hakimliğine seçildi. Bütün bu ilerleyiş bileğinin hakkı ile, tırnakları ile kazandığı başarının sonucu olarak gerçekleşti.

Recep en son, Anayasa Mahkemesi Başkanı yardımcılığına seçildi. Kendisinin bu seviyelere gelmesinden, gurur duydum.  Hakkı vermek için, kılı kırk yaran birinin böyle bir göreve gelmesi, ülkemiz içinde öğünc kaynağıdır.

Yakın zamanda, recep kardeşimin ziyaretine gittim. Makamın’ da otururken, aradan geçen 55 yıllık süreç, gözümün önünden filim şeridi gibi geçti. Bir kez daha arkadaşım ile gurur duydum. Bana vatan ve milletin hayrına yaptığı güzel şeylerden bahsetti.
Arkadaşım Recep Kömürcü, Anayasa Mahkemesi Hakimliği üyeliğinden yakın zamanda emekli oldu.

Değerli arkadaşıma, ömür boyu sağlık sıhhat ve afiyetler dilerim.

Mustafa Yolcu- 05.04.2020




21 Mart 2020 Cumartesi

MEHMET MÜNÜR ÇAĞIL





MEHMET MÜNÜR ÇAĞIL

 1870 Yılında Çorum- İskilip’ te doğmuştur.
9 Ağustos 1954 Tarihinde, İstanbul’ da vefat etmiştir. Türk devlet adamı, milletvekili, hukukçu ve vakıflar uzmanıdır. Mehmet Münir, 1870 yılında İskilip'in Sakarya Mahallesinde doğdu. Babası Plevne savaşına katılan, Redif Binbaşılarından Mehmet Hilmi Efendi’dir. Annesi Zahide hanımdır. 1908 yılında Seniha,1915’te Nebile hanım ile evlenmiştir. Orhan, Selçuk, Turhan ve Bilge adlı çocukları olmuştur. İlk eğitimini İskilip’te Mukaddime-i Ulumu sıbyan mektebinde alıp, İskilip ve İstanbul’ da bir süre özel ders aldı. 8 Temmuz 1887’de Çankırı Sancağı Mektebi- Rüştiye’sinden mezun olduktan sonra, İstanbul'a gitmiş ve imtihanla hukuk mektebine girmiştir. 3 Ağustos 1896 tarihinde Hukuk mektebinden pekiyi derecesi ile mezun olup, Rüus (yüksek lisans) rütbesi almıştır. Arapça ve Farsça ’ya vakıftır. 
2 Temmuz 1898’de 1000 kuruş aylıkla, ilk önce Lüleburgaz Kazası Savcı Yardımcılığına atanmış. 21 Mart 1899 tarihinde Kudüs Sancağı, Bidayet Mahkemesi Savcı Yardımcılığına 1260 kuruş aylıkla atanmış. Kosova Sancağı Bidayet Mahkemesi Ceza Başkanı olmuş. Osmanlı Devleti’nin Şer’iye ve Evkaf Nazırlığı Müsteşarlığı ile Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında 1924 te Evkaf-ı Hümayun Nezareti Müsteşarı’dır.
Münir Çağıl; Osmanlı Devleti döneminde Meclis-i Mebusan’ında I. ve III. dönem olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti döneminde TBMM’de II, III, IV, V, VI, VII ve VIII. Dönem, Çorum Milletvekili olarak görev almıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi Türk ve Osmanlı vakıflarını tasfiye etme ve yeniden düzenleme süreci sonrasında kanunun çıkarılmasında önemli görevler üstlenmiştir. Belgelere göre 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun TBMM’de görüşülmesi sırasında, Adliye Encümeni Reisi (TBMM Adalet Komisyonu Başkanı) sıfatıyla TBMM’de görev yapmıştır. Cumhuriyetin I. Meclisinde görev alamamış olması, o dönem genç cumhuriyetin ilk Evkaf-ı Hümayun Nezareti Müsteşarı olarak görev yapmasındadır. İttihat ve Terakki Fırkasının kurucularındandır.
Amcasının oğlu (Hamit Çağıl) verdiği bilgiye göre “Atatürk kendisine çok ilgi gösterir, Münir Çağılın altında imzası olmayan kanun teklifini kabul etmezmiş.” Kamudan ayrıldıktan sonra İstanbul’da avukatlık yaparak, hukuk hayatına devam etmiştir.
Kızının düğünü Dolmabahçe Sarayında yapılmış, Büyük ada ve Sultan Ahmet’ te evi varmış. Münir beyin Vakıf hadisesi kendisi ile öyle özleşmiş ki; bir yeri telefon ile aradığında “ORA NİRE, BURASI EVKAF “dermiş. Bu EVKAF deyimi aile arasında da söylenirmiş.
Oğlu Prof. Dr. Orhan Münir Çağıl’dır. İstanbul Hukuk Fakültesinde görev yaparak, Hukuk Başlangıcı dersine girmiştir. Orhan hocanın 40 sayfalık teksir edilmiş notları varmış. Talebeler bu notlara çalışarak, imtihana girerlermiş. Talebeleri bu hocanın kitabı bile yok demişler. Bu konuşma Orhan hocanın kulağına gitmiş. Hukuk başlangıcı dersinde “Bana bu hoca kitapsız, kitabı görürsünüz siz.” Demiş. O dönem içinde, 500 sahifelik Hukuk Başlangıcı kitabını yazarak bastırmış. Kitabın çoğu kelimeleri Fransızca, Arapça, Farsça olduğundan, anlaşılması zor olmuş. İmtihanı ’da kitaptan yaptığından, çok az öğrenci sınıfı geçebilmiş. Daha sonra tekrar teksire dönünce talebeleri sınıfı geçmişler.  
Amcasının oğlu Ahmet Hamit Çağıl’ da Columbia Üniversitesi Siyasî İlimler Fakültesi İktisat Şubesi Mezunu olup, fakülteyi birincilikle bitirmiştir. Diploma töreninde İstiklal marşı okunmuş ve göndere Türk bayrağı çekilmiştir.

Mustafa Yolcu- 20.03.2020

9 Mart 2020 Pazartesi

TARİHİN ŞEREF LEVHALARI- 15






TARİHİN ŞEREF LEVHALARI- 15

YÜZBAŞI İLHAMİ

İkinci İnönü muharebesinin en buhranlı günlerinden olan 28 Mart 1921 sabahı; bu ölüm meydanının tek süsü olan güneş; üzerinde kar bulunan zirveleri devirerek yükseliyor, Mehmetçikler gecenin soğuk sillesinden henüz kurtulmuşlar ve ılık bir okşayışla içlerine işlemeye başlayan güneşle ısınmaya yeni başlamışlardı.  

Bu günde düşman saldırısı bekleniyordu. Ortalık aydınlandıkça, ilerideki kayalıkları siper alarak bir yılan soğukluğuyla süzülen düşmanın ilerleyişi görülüyordu.  Bütün gece keşif kollarının tek, tük ateşleri ve kazma, kürek sesinden başka bir şey duyulmayan bu bölgede, şimdi birden bire başlayan ve acı uğultularla siperlerimiz üzerinde patlayan düşman topçu ateşinin sert gümbürtüleri; kayaları parçalıyor, siperlerimizi dağıtıyor, siperlerde süngüleşme zamanını bekleyen Mehmetçiklerimizi hırpalıyordu. Toplar, makineliler durmadan ateş ediyordu.    Muharebe meydanını korkunç bir uğultu kaplamış ve cehenneme dönmüştü.

Bir saat kadar devam eden bu ateşten sonra; binlerce düşman askerinin saldırıya geçtiği görüldü. Az sayıda olan topumuz ve makineli tüfeğimizin seyrek ateşi önünde düşman; piyade tüfeklerinin tesirli menziline kadar serbestçe ilerledi. Fakat bu anda; deminden beri düşmanın ilerleyişini kinle seyreden Mehmet’in elleri, pervasızca ilerleyen düşmana ölüm saçmak için harekete geçti ve bir anda yüzlerce namludan çıkan mermiler, düşmana ölüm kusturdu.
Biraz önce serbestçe ilerleyen düşman, şimdi kaçacak bir delik, saklanacak toprak parçası arıyorlardı.

Düşman bu günde GÜNDÜZ BEYE saldırı ile cephemizin sağ kanadında bir netice almak istiyordu. Fakat bu bölgede savaşan kahraman tümenimiz, günlerdir verdiği şiddetli muharebe ve uğradığı zayiata rağmen bulunduğu cepheyi korumuş, düşmanı bir adım ileri attırmamıştı.

Bu kısımda savunmada olan 3. Alay, savaşın başından bu güne kadar, altı gün düşmanın şiddetli saldırılarına kahramanca karşı koymuş ve fedakâr 3. taburunu da bütün mevcudunu şehit vermişti. Buna rağmen eksilen adede karşılık, Mehmetler de artan bir karşı koyma ruhu, şehit olan askerimize rağmen artan bir enerji ile savaştılar. Cephelerini asla terk etmediler. 3. Alayın bu direnişi sayesinde sağ kanat gurubu ( Metres tepenin) ele geçirilmesi sebebi ile meydana gelen buhrana çare bulmak için, gerekli taarruzu yapmaya imkân bulabildi.

Bu Alaydan cephede, sekiz bölük komutanı mevcuttu. Bunlardan altı bölük komutanı şehit olmuş ve her biri tarihe geçen büyük fedakârlıkla, ölümü hiç sayarak tuttukları mevzilerini terk etmemişlerdir.

Kanlı sırta dönüyoruz; cephesinde bir kaya kütlesi kadar dik duran birliklerimizi devirmek için patlatılan binlerce top mermisinin, ortalığı cehenneme çeviren velvelesini görüyoruz. Hangi tarafa baksanız, oluk gibi akan Mehmetçiğin kanını görürsünüz. Bütün bunlar yurdunu korumak için, hürriyet ve istiklal için savaşan Türk evlatlarının gösterdikleri harikalardır.

Türk anası, dağarcığındaki bir lokma ekmeğiyle ve günlerce süren meşakkatli ve öldürücü bir yolculuktan sonra sırtındaki cephaneyi, cephede savaşan oğluna taşımaktan zevk duyuyordu.

Kezban, iç paralayan iniltileriyle, daha süt emen kundaktaki yavrusunu omzuna almış, Allaha güvenip hayatından memnun bir insan tavrıyla, Mehmetlere erzak taşıyor ve günlerce gıcırdayan kağnısının arkasında, yavrusuna ninni söyleyerek sevinçle cepheye gidiyor.

İkinci İnönü muharebesi bütün şiddetiyle devam ediyordu. Düşman 29 Mart 1921 tarihinde bütün gücüyle saldırıya devam etmiş, bir netice alamamıştı. 30 Mart sabahı düşman son bir gayretle, bütün gücü ile tekrar saldırıya girişti. Bilhassa Kanlı Sırtta çok kanlı bir boğazlaşma başlamıştı. Burada savunmada olan 3. Alayın beşinci bölüğü; üzerine saldıran bu düşman sürülerini devamlı biçiyor, gittikçe eksilen mevcuduna rağmen, bir adım geri atmıyordu. Bölük komutanı Yüzbaşı Hilmi, ilahi bir aşka gelmiş; levent ve kahraman varlığıyla siperden fırlamıştı. İlhami sağa koşuyor, sola koşuyor ve gittikçe şiddetlenen düşman saldırılarına karşı tepeyi elde tutmak için bütün gücü ile çalışıyordu.

Mehmetler, kahraman Yüzbaşılarının bu yiğitliği karşısında saklanmaya gerek görmüyorlardı. Bombalar patlıyor, mermisi biten Mehmet eline geçirdiği kaya parçasını yuvarlayarak savaşa devam ediyordu.

Düşman gittikçe yaklaşmıştı. Bu esnada ayakta bir metanet heykeli gibi dolaşan Yüzbaşı İlhami; bir düşman mermisiyle sol memesi üzerinden ağırca yaralanmıştı. Bu zor devrede yalnız zaferi ve vazifeyi düşünen İlhami, yavaş yavaş toprağa düşerken, onu geriye götürmek için yanına gelen erlerine- “ Siz savaşa devam edin çocuklarım, ben çok iyiyim.” Demişti. Takım komutanının ve bütün erlerinin ısrarlarına rağmen İlhami geriye gitmedi ve  -“ Ya burada ölecek, ya da bölüğün zaferini göreceğim.” Diyerek yaslandığı kaya parçasından, bu cehennem tufanı arasında süngüleşen bölüğünün arzu ettiği zaferini gördü. Bir müddet sonra da bu kahraman Yüzbaşı, bölüğünün zafer nidaları arasında sargı yerine götürüldü.

Önceden Eskişehirlilerin batı cephesi komutanına hediye ettiği, Batı cephesi komutanının da en çok yararlılık gösterecek subaya hediye olarak vaat ettiği atın Yüzbaşı İlhami ye verilmesi, 1. Tümen komutanlığı tarafından teklif edildi. Batı Cephesi komutanı tarafından, Arap atının Yüzbaşı İlhami’ye hediye edilmesi kararlaştırıldı.

30- 31 Mart gecesi, siyah tüllerini Gündüz Bey sırtlarında yatan kanlı cesetler üzerine örterken, top ve tüfekler susmuş, etrafa hazin ve korkunç sükûnet çökmeye başlamıştı. Uzaktan duyulan tek, tük tüfek sesleri, sıhhiye erlerinin yürekleri tırmalayan kazma sesleri, bu sükûneti ara sıra ihlal ediyordu.

Düşman çekildiği her yeri yakıyordu. Köyler, kasabalardan kızıl bir alev sema ya yükselirken, 2. İnönü zaferinin kahramanları olan Mehmetler, düşman boyunduruğunda inleyen insanımızı kurtarmak için batıya doğru bir lav gibi akıp gidiyorlardı.

Mustafa Yolcu
   


28 Şubat 2020 Cuma

33 ŞEHİDİMİZ VAR, BUNA DAYANMAZ CANLAR


33 ŞEHİDİMİZ VAR, BUNA DAYANMAZ CANLAR

Bugün İdlib’ te, 33 şehidimizin haberi ile uyandı Türkiye. Ocaklara ateş düştü. Ülkemiz bulunduğu coğrafya ’da, yalnızlığı yaşıyor. İttifaklar yalan ve İran takiyesi üzerine kurulu. Biz Amerika için, NATO ittifakı için Kore’ye gittik. Askerimiz orada şehit, gazi oldu.  

Şimdi ise sözde NATO ittifakımız, bize başsağlığı mesajı yolluyor. Olmayan yardıma, yardım ettim diyor.

Günlerdir İdlib’te yapılan yığınak sonucu, hava saldırısının olacağı endişesini yaşıyordum. Biz bu hatayı Kıbrıs’ta da yapmıştık. Beş parmak dağlarının önüne 60 bin askerimizi yığmıştık. Şaş kaza bir uçak gelseydi, askerlerimiz başak biçilir gibi biçilirdi.

İdlib koruma noktalarına askerlerimizi yığdık. Hava savunmamız yok. Karşı üçlü ittifakın elinde uçağı, S- 400 hava savunma sistemi, varil bombaları var. Bizim ise onlara karşı koyacak İHA ve toplarımız var. Düşmanın haberleşmesini kesecek, sinyal dağıtıcılarımız nerede? Üçlü çetenin uçakları geldiler ve noktasal olarak belirledikleri askeri yığınaklarımızı bombaladılar. 33 Askerimiz şehit oldu. Bize de tüh demek kaldı.

Suriye’deki hadise İsrail, Amerika, Rusya’nın birlikte planladıkları olaydır. Üçü de dayanışma içindeler. Hedef Arz-ı Mevudu gerçekleştirmek için, Suriye coğrafyasını boşaltmaktır. Sonra da Suriye’yi altın tabak içinde İsrail’e hediye edecekler. Arkasından sıra, bizim ülkemizi bölmeye gelecek.  Oyun budur. Gerisi lafı güzaftır.

Diğer taraftan Esad ile İran, mezhep savaşı yapıyorlar. Şiilik ve Nusayri ligin, suniler ile kavgasını yapıyorlar. Suriye’de hiç Nusayri bölgesi bombalandı mı? Göce zorlandılar mı? Yarın bu topraklara İsrail el koyarsa, Süryanilerin durumu da Filistinliler gibi olacaktır. Ya Yahudilere köle olacaklar ya da sürgün edileceklerdir. Yahudilerce kolları, bacakları taşlarla kırılacaktır.  
.
Bu durum gerçekleştiğin de Rusya mevcut konumunu koruyabilecek mi? Ona da “haydi güle güle git” diyecekler.

Olan Orta doğuda Müslümanlara oluyor. Tekbir getirerek birbirlerini öldürüyor. Zenginliklerini emperyalist ülkelere peşkeş çekiyorlar. Müslüman hacı olmak için Arabistan’a gidiyor, Hac ta kestiği kurbanların eti, Amerikan askerlerinin içki masalarının mezesi oluyor. Fakir mazlum Müslümanlar’ da açlık çekiyor. Adamların umurunda mı? Hayır. Onlar gidip, milyonlarca dolar verip, Avrupa takımlarını satın alıyorlar. Nice Lawrence’ ler orta doğu da cirit atıyor. Ülkemizde cirit atıyor.

Zor bir geçitteyiz. Ülkemizde dört milyon, kapımıza dayanmış üç milyon göçmen var. Balinayı kurtaranlar, orta da gözükmüyorlar. Bu Suriyeli göçmenlerin hali ne olacak? Kapına gelmiş. Kovsan gidemiyor. İçeri alsan. İçeride zaten dört milyon Suriyeli var. Çağdaş Avrupa’nın, Özgürlük şampiyonu Amerika- İngiltere’nin kılı kıpırdamıyor. Biz ise bu zalimlere hayranlık besliyoruz.
Sanal medya da bu faciayı mesajlar ile paylaşalım. Yabancı dili olanlara bu konu da görev düşüyor. Avrupa ülkelerinde, insanların yaşadıkları facia hakkında kamuoyu yoklaması yapılabilir, kamuoyu oluşturulabilir.

Ben Bayburt’ tan İskilip e muhacir olmuş, bir ailenin çocuğuyum. Bu muhacirlik ile ilgili babaannem “BİZE NE ETTİYSE KÖR URUS ETTİ. BİZİ EVİMİZDEN YUVAMIZDAN ETTİ “dermiş. Tarih tekerrür ediyor. KÖR URUS VE ÜÇLÜ ÇETE İNSANLARI EVİNDEN YUVASINDAN EDİYOR.
Allah kötü düşünceli insan ve kavimleri, nasıl bilirse öyle etsin.

Mustafa Yolcu- 28.02.2020