17 Mayıs 2011 Salı

İSKİLİPLİ YOLCU: YENİ DÜNYA DÜZENİ

İSKİLİPLİ YOLCU: YENİ DÜNYA DÜZENİ

YENİ DÜNYA DÜZENİ

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Yenidünya Düzeni’nin temelini, Avrupalı zengin Lord Rothschıeld ile Amerikalı zengin Davıd Rockefeller 29 Temmuz 1921 yılında ortaya atarak, CRF diye bilinen “Amerikan dış ilişkiler Konseyi’ni” kurmuşlardır.

Yenidünya düzeni söylemini 1991 yılında, Amerika’nın ırak’a saldırısından sonra duymaya başladık. Bu kavramların savunucuları, "sınırlar kalkıyor, dünya küçülüyor, artık herkes istediği yerde, istediği gibi çalışabilecek." diye yutturmuşlardı. Sonunda gördük ki, sınırları kalkan, ekonomik özgürlüğünü elde edemeyen ülkeler oldu. Amerika ve Avrupa ülkelerinin sınırları; daha çok kapandı! Amerika’ya gidebilmek insanlara azap verir hale geldi.

Rothshıld sülâlesi, Amerikan merkez bankası diye bilinen “Federal Reserve Bank’ın” hisselerinin çoğunun sahibidir. Bu banka A.B.D. devletinin değil, banka sahiplerine ait bir kuruluştur. Yani Rothschıld Amerika'yı hem dışarıdan, hem içerden idare ederler.

CFR'nin amacı ise, çeşitli mason derneklerinde toplanmış olan, seçkinlerin ve zenginlerin dünya egemenliğini sağlamaktır. Milliyet, hürriyet, medeniyet bunlar için bir anlam taşımadığı gibi; demokrasi, insan hakları, özgürlük kavramları da, insanları köleleştirmek için kullandıkları "elma şekeridir”.

Kendi kıtasında Pasifik’ teki sömürgeleri ile yetinen Amerika Birleşik Devletleri, 1. Cihan Harbine katılmamasına rağmen; Osmanlı Devleti’nin savaş sonrasındaki paylaşılmasında söz sahibi olmaya çalışmıştır. A.B.D. başkanı Wilson, meşhur "milletlerin kaderlerini tayin hakkı" bildirisini yayınlayarak Türkiye topraklarında Ermenistan, Kürdistan, hatta Pontus Rum devleti kurulması için çaba göstermiştir.

ABD başkanı Wilson, özel delegesi Hause'a, "Türkiye bütünüyle ortadan silinmeli. " der! Hause da, "eğer böyle bir işlem uygulanacaksa, Türkiye galip devletler arasında paylaşılmayıp, etnik kökenli özerk yönetimler kurulmalı" tezini ileri sürer. Wilson da bunu kabul ederek, malum "Wilson Prensipleri"ni şu şekilde açıklar
Bu antlaşmanın 1. Maddesi iki ülke arasında "diplomatik ilişki" kurulmasını, 2. Madde de "Kapitülasyonların Kaldırıldığı’nı belirtiyordu. Bu antlaşma uzun süre Amerikan Senatosu'na sunulmamış, 18 Ocak 1927'de senato'da görüşülerek reddedilmiştir!

Yani, biz hâlen A.B.D. ile savaş halindeyiz! Dostluk, müttefiklik, stratejik ortaklık boş laflardır. A.B.D. ile halen barış dahi yapmadık! İşte bu yüzden Amerika Ermenileri, Kürtleri kışkırtıyor! Muavenet zırhlımızı topa tutuyorlar! Bu yüzden helikopterimizi düşürüp, Eşref Bitlis Paşa'yı şehit ediyorlar! Bu yüzden askerlerimizin başına çuval geçirip esir alıyorlar!
A.B.D. o tarihten bu yana Türkiye’yi parçalamak hedefinden asla vazgeçmemiş, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni 1926 yılına kadar tanımamıştır!
Dikkat edilirse, anlaşma’yı reddetmesi, "tanımadan sonradır ve âdeta tanıdığını da reddetmiştir!
İngiltere ve Fransa ise, geçmişte tümü Osmanlı Devleti’ne ait olan Arabistan yarımadasını ele geçirmişler, buraları terk ederken de bu topraklarda; 10 kadar suni devlet kurmuşlardır!

Elbette ki batılılar, bu kıymetli toprakların ve insan kaynaklarının ellerinden çıkmasına izin vermemişlerdir. 1947'den sonra İngiltere, Hindistan’ı terk ederken, Müslümanlar ile Hindular arasında sürtüşmeler çıkardı. Hindistan, Pakistan, daha sonra Bangladeş tek bir ülkeden doğdu, geriye de Keşmir sorunu kaldı.
Çin’den çekilirken Tayvan, Tibet, Nepal gibi ülkeler doğdu. Afrika’ da cetvelle çizilmiş sınırları olan, halkları bölünmüş, birbirine düşürülmüş suni devletler oluşturuldu!

Sömürgeden çekilmeyi hazmedemeyen batılılar, bu sefer yeni sömürgecilik dönemini başlattılar. Eski sömürgeleri olan yeni devletleri, başlarına getirdikleri kukla yöneticilerle, onların sağladığı imtiyazlarla, yönetme yolunu seçtiler. Karşı koyan liderleri, ülkede çıkardıkları iç savaşlarla sıkıntıya soktular. İhtilal yaparak devirdiler.

Bilderberg Mayıs 1954'de Yahudi asıllı CIA mensubu, 33. Dereceden mason Joseph Retınger'in girişimiyle, Hollandalı prens Berndhard'ın başkanlığında kurulmuştur. Bilderberg'in amacı, “yapılan toplantılar ile CRF ve Trilateral komisyonu kararlarını, hedeflenen ülkelerin politikacıları, işadamları ve işbirlikçi medya mensuplarına sunmaktadırlar.”

Bunların hepsi; bir avuç emperyal zengininin, dünya’ ya tamamen hâkim olmak için “serbest piyasa, özelleştirme “talepleri ile bastırmaları; ama bir yandan da basın-yayın organlarını, yani medya’yı ve gazetecileri, politikacılar ve işadamlarını kullanarak, demokrasi insan hakları ve özgürlük kavramlarıyla insanları uyutmaları sonucu meydana gelmektedir.

—İstedikleri “ tek dünya devleti” oluştuğunda, insanların kendilerini yönetme hakları, dünya bankerleri ve emperyalların hâkimiyeti altına girecektir!"
Bunu gerçekleştirebilmek içinde; devletlerin direnmemesi, küçülmesi, sonra “Millî Devlet” ile halkların milliyetçilikten, yani kendi milletinin hakkını savunmaktan vazgeçmesi gerekmektedir!
Din’den, bilhassa zengin ham madde kaynaklarının üzerinde yaşayan Müslüman ülke halklarının, İslâm’dan uzaklaşması, böylece zulme karşı direnme sağlayan, manevî gücünü kaybetmesi gerekmektedir.

Milliyetçilik, millî devlet ve küçülme konusunda, CRF'ın kontrolünde olan Amerikan dış politika araştırmaları enstitüsü başkanı R. Strausz Hupe diyor ki:
—“Milliyetçilik, bu yüzyılın en güçlü gerici kuvvetidir!”
Milliyetçilik, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını engeller! Amerikan halkının misyonu, millî devletler’ i tarihe gömmek, halklarını parçalamak, Amerika’nın elindeki güç ile kurulacak yeni düzene karşı olanları yok etmektir.

Mustafa Yolcu

1 Mayıs 2011 Pazar

İSKİLİPLİ YOLCU: 2011 SEÇİMİ VE KÜRTCÜLÜK HAREKETİ

İSKİLİPLİ YOLCU: 2011 SEÇİMİ VE KÜRTCÜLÜK HAREKETİ

2011 SEÇİMİ VE KÜRTCÜLÜK HAREKETİ

2011 SEÇİMİ VE KÜRTCÜLÜK HAREKETİ
Yeni bir seçime gidiyoruz. Ülkemiz ve çevresinde birçok dolaplar dönmektedir. Parti liderleri hegemonyası ile gerçek demokrasinin olmadığı, doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu seçim sürecini yaşıyoruz.
Ayrımcılık hareketi aldı başını gidiyor. Bu hareketi temsil edenler, televizyonlarda fütursuzca konuşuyorlar. Alenen devlete kafa tutuyorlar. “ Bu ülkenin valisine, hukukuna güvenmediklerini, yurt dışından gelecek gözlemcilerin hakemliğine güveneceklerini” söylüyorlar.
İngiltere’de IRA hareketi, hiçbir devresinde böyle azgın hale gelmedi. Orada da ayrımcılık hareketi vardı. İngiltere onların nefes alışlarını bile izledi. Ülkesinde ajanlar cirit atamadı. Bizim devletimizin de “SINIRSIZ TAKİP” imkânlarına sahip olduğunu düşünüyorum.
AKP iktidarı demokratik açılım hareketi ile bunlara hiçbir iktidarın vermediği imkânları tanıdı. Bölgede birçok yatırımı gerçekleştirdi. Bunun karşılığı olarak; BDP yapılanları istismar etti. Gemiyi azıya aldırttı. İstanbul’ da araçları kundaklayıp yaktılar. Kürt siyasetçiler varlıklarını ve başarılarını çatışma ortamında görmektedir. İktidarın, bugüne kadar görülmemiş biçimde, kültürel haklar tanıması ve bunu genişletmek kararlılığına rağmen, çatışma tahrik edilmektedir.
Ayrılıkçı Kürt hareketinin yürütücüleri, içinde yaşadıkları her ülkeyle sorunludur. Irak’ta Amerika ile işbirlikçi, İran ve Suriye’de asi konumundalar. Türkiye tüm sorunları, demokratik açılım içinde çözmek isterken, onlar çatışarak ve bu çatışmadan zaferle çıkarak bir şeyler elde etmek istiyor. “Biz mücadele eder, istediklerimizi alırız.” havası içindeler. Oysa bu ülkede; Kürtler mücadele yolunu seçerse, Devletimiz de bu mücadeleden, başarıyla çıkmak yollarını mutlaka arayacaktır.
Emperyal güç odakları, ülke insanlarının hangi ihtiyaçlarının önemli olduğunu bilmektedir. Bu ihtiyaçlar önce güvenlik, sonra refahtır. Bir ülkede değişim yapmak istediklerinde, bunlardan birini ön plana çıkarırlar. Mesela 1980 öncesi ülkemizde, halk kendini güvensiz hissediyordu. Darbe yapıldıktan sonra güvensizlik duygusundan eser kalmadı. Kimse anarşinin nasıl sona erdiğini, bunu kimlerin nasıl yaptığını sorgulamadı.
Her parti lideri bir fikrin temsilcisidir. Demokratik ülkelerde liderin değişmesi, partinin hedeflerini değiştirmez. Bizim ülkemizde ise; partinin tabanı aynı kalsa dahi, lider değişikliği bambaşka politikaların izlenmesi sonucunu doğurmaktadır. Yani halk, partilerin izlediği politikaların niteliğiyle ilgilenmiyor. Parti taassubu ile tuttuğu partiye oy vermektedir. Bu sebeple “Türkiye’nin politikasını değiştirmek isteyenlerin yaptıkları şey; parti liderini değiştirip, kendi tercihlerine göre birini lider yapmaktır.” Bu durumda partinin politikası, parti liderine göre temelden değişmektedir.
Seçim sonuçları ne olabilir? Sürpriz olabilir. Partiler nasıl propaganda yaparsa yapsın, ne dolaplar dönerse dönsün, vatandaş seçim günü, vicdanının sesini dinleyerek oyunu kullanacaktır.

Televizyonlara çıkıldığında, partilerin projelerini konuşmaları gerekirken, karşı partiyi yıpratmanın yolları aranmaktadır. Bu durum; vatandaşı gerilime itmekte olup, kültürel olarak vatandaşa hiçbir katkısı olmamaktadır. Partilerin öbür partiye taş atmadan önce, kendilerini taşlayıp, kendi hatalarını görmeleri gerekir. Bir kirlilik varsa, bunun altında herkesin vebali bulunmaktadır.
AKP’de iki dönem iktidar olmanın verdiği, yüz eskimesi dediğimiz bir eskime ve yanlışlıkları var. AKP’de “ Mağrurlanma Padişahım, senden büyük Allah var.” deyiminin hatırlanması gerekiyor. Yanlışlara devam ederlerse, nasıl geldilerse, öyle de gideceklerini bilmeleri gerekiyor. Milletvekili seçimlerinde merkez yoklamasının değil, kendi değerlendirmelerini tercih ettikleri ortada. Tabanın tercihi dışında, tercihe gitmek yanlış değil mi? Bölge seçmeninin, insanının hissiyatına kim tercüman olacaktır. Partinin tercih ettikleri mi tercüman olacaktır? Seçimlerde parti yönetiminin, seçtiği seçilmektedir. Bu yanlıştır, demokratik değildir. “Hâkimiyet kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesine aykırıdır.
Milli Eğitim Bakanlığında “Yabancı öğretmen” konusu, Bayındırlık Bakanlığında yeni “İmar Kanunu”nun çıkarılamaması, Kültür bakanlığında “ Fikir Ve Sanat Eserleri Kanunu”nun yeniden ele alınması, Maliye Bakanlığında “Vergi denetimi” ile ilgili problemlerin çözülemeyişi, muhasebecilere yüklenen büyük mesuliyet sonrası, problemlerin çözümünde muhasebecilerin muhatap bulamaması. Yüksek Seçim Kurulunda son yaşanan olaylar. Devlette her şeyin yeniden ele alınması ve düzenleme yapılmasını ortaya koymaktadır.
“Keser döner sap döner, gün olur hesap döner.” Yanlış hesaplar, elbet geri dönecektir. Zoraki iktidarlar yıkılacaktır. Hiçbir partinin, zümrenin yanlış yapmaya hakkı yoktur. “Tarih, zulmü yüzünden yıkılan saltanatların enkazı ile doludur.”
Mustafa Yolcu

17 Ocak 2011 Pazartesi

Mustafa Yolcu

Kartınızı Oluşturun

9 Ocak 2011 Pazar

İSKİLİPLİ YOLCU: İSKİLİPTE DÜĞÜN ALAYI

İSKİLİPLİ YOLCU: İSKİLİPTE DÜĞÜN ALAYI

İSKİLİPTE DÜĞÜN ALAYI

İskilip’te düğünler Cuma günü akşamı başlar, pazar günü gelin oğlan evine getirilince sona erer.
Bu zaman içinde DÜĞÜN ALAYI cumartesi günü öyleden sonra ve akşamı, Pazar günü de gelini almak için kız evine gider gelirdi.

Düğün alayının önünde davul zurna, köçek, düğün devesi tabir edilen deveye benzer şamata, kılıç oynayan iki kişi bulunurdu. En basit düğünde davul zurna olur, diğerleri düğün sahibinin maddi gücüne göre oluşurdu. Bazı düğünlerde davul zurna ikişer tane olurdu.
Önde davul zurna ve değerleri, bunların arkasında hanımlar en geride de erkekler düğün alayını takip ederler.
Davul zurnanın nağmesine takılan çocuklar, düğün alayının her yerinde olur, alayla birlikte gidip gelirdi.
Düğün alayının kız evine gidip gelmesi epeyce zaman alır, kız evinde kalınan en uzun zaman, Cumartesi akşamı olurdu.
Akşam düğününde kadınlar kendi başlarına ayrı bir yerde eğlenir, erkeklerde dışarıda oynayarak, halay çekerek, oyun çıkartma denilen şamata ile eğlenirdi.
Kız evine gidildiğinde erkeklere kolonya ile lokum ikram ediliyordu.
Bizim mahallede Hanönü Camisi ile Hindolu gilin evinin önünde cirit oynamışlardı.
Yaklaşık 5–6 atlı kişi at üzerinde birbirlerine cirit denen sopayı atıyor, yere düşen sopayı at üstünde yerden alıyorlardı. İlk kez cirit oyununu burada seyretmiştim. Ama köylerde daha sık oynarlarmış.
Cirit oynanırken davulcular ara sıra davul çalıyordu ama kimsenin davul zurna umurunda olmuyor, orada bulunan her kez merakla cirit oyununu seyrediyordu.

Yaklaşık 1962 yılı idi.
Evimizin önünde dururken, çarşıdan davul zurna sesi geldiğini duydum.
Evimizin yanında cami, camiden sonra Akçay deresi, ondan sonrada çarşı geliyordu.
Davul zurna sesini işitince evin önünden hemen düğün alayını seyretmeye çarşıya gittim.
Düğün alayı ulaş tepe mahallesi tarafından geliyordu.
Şamatalı bir düğün alayı idi. En önde iki kişilik kılıç oynayanlar, arkasında düğün devesi, kaleli meşhur köçeği, davulu zurnası, kadınlar ve en arkada da erkekler geliyordu.

En çok tantana da düğün devesinde olurdu. Deve sağa sola insan gurupları üzerine saldırır, insanlarda deveden kaçar yol boyunca bu olay böyle devam ederdi.

Diğer çocuklar gibi bende düğün alayının peşine takıldım. Bu durum aynen “fareli köyün kavalcısı” hikâyesine benziyordu. Çocuklar davul ve zurna sesinin peşine takılıyordu.

Konağın önünden, parkın yanından, meydan köprüsünden sağa dönen düğün alayı meydan çayı kenarından, Tosya yoluna doğru gitmişti.
O yaşta meydan köprüsüne kadar İskilip’i biliyor, ondan sonrasını pek tanımıyordum.
Düğün alayında tanıdığım insanlar ile çocuklar vardı. Tanıdığım insanların olması bana güç veriyordu. Ama alay durmak bilmiyor habire ( devamlı ) gidiyordu.
Isıtma pınarı, Mutafların başı derken Pazarbaşını vardık.
İskilip bitmişti artık. Evler sona ermiş bahçeler başlamıştı. Düğün alayı daha nereye gidecekti?
Düğün alayına takıldığıma pişman olmuştum. Çevreyi bilmiyordum. Geri dönsem yalnız başıma korkuyordum.
Nasıl olsa düğün alayı geri dönecek, çarşıdan geçecekti. Bende alayla birlikte gider geri dönerdim.
Düğün alayı devam ederek Tosya yolundan Uludere ye doğru gitti. Bahçelerin içinden geçen yoldan bir süre gittikten sonra, yoldan sağa Uludere tarafına döndük.

Meydan çayı gürül gürül akıyor, insanlar karşıya nasıl geçeriz diye bakıyordu.
Köprü yapılmamıştı. Çaydan geçerek Uludere ye gidiliyordu. Akan çay suyunun içine taşları dizmişler, taşlara basılarak karşıya geçiliyordu.

Nihayet Uludere mahallesinde kız evine gelmiştik. Kadınlar kadınlara ayrılan yere gitti. Erkeklerde sokakta hazırlanan iskemlelere oturdu.
Uludere Mahallesi davul zurna sesi ile inliyordu. Sokakta oynanıyor, deve oraya buraya gidiyor, köçek geriye köprüye yatarak, yerden ağzı ile para alıyordu.
Biran önce düğün bitsin, geri dönülsün istiyordum. İnadına davul zurna birbiri ile yarışıyor, düğün devam ediyordu.

O sırada baktım birisi tokalaşıp düğünden ayrılıyor, düğünden ayrılan Kale boğazı mahallesinden muavinlik yapan Ahmet’ti. Kendisini tanıyordum. Küçük kardeşi ile birlikte aynı sınıfta okuyorduk.

Biraz uzaktan onu takip ederek yürümeye başladım. Pazarbaşına gelince o çayın sol tarafından gitmeye başladı. Bende çayın sağ tarafından onu takip ederek yürüyordum.
Isıtma pınarını geçince evlerinin önünde oturan kadınlardan birisi beni görünce bağırdı- “ Oğlum sen hangi mahalledensin, kimin oğlusun.”
Cevap verdim – “ Sıyrıncak (Hacıpiri) mahallesinden, Çorumlu oğlu gildenim”
Kadın-“ Oğlum ta burada sen ne arıyon, hadi eğlenme hemen evine git” dedi.
Hiç cevap vermeden yoluma devam ettim. Baktım muavin Ahmet’te epeyce uzaklaşmış.
Bu arada Büyük taş mahallesine de gelmiştik. Buraları gelirken tanımıştım. Artık rahatlamış, Meydan köprüsüne ve çarşıya yaklaşmıştım.
Meydan köprüsünden sola dönerek çarşıya gelip parkta bulunan kanepelerden birine oturdum. Hem yorulmuş, hem de strese girmiştim. Artık rahatlamıştım.
Parkta otururken kendi kendime bir karar aldım.
“Artık akrabalarımın dışında hiçbir düğün alayına katılmayacaktım.”
Hani derler ya bir musibet, bin nasihat tan evladır.

İskilip’te de birçok şey değişti. Şu andaki nesil düğünlerde cirit oynandığını, kılıç oynayan ekibi, düğün devesini bilmezler. Düğün evine artık araba ile gidip geliyorlar.
Çocuklar yine davul zurnanın nağmesine takılıp, düğünün peşinden gitmek isterler. Zaman değişse de çocuklar aynı çocuk.

Mustafa Yolcu- Ankara
8.1.2010