12 Mart 2018 Pazartesi

ÇORUM LİSESİ 1954- 1958


İsmail Beşikçi hemşerimizin, bu nostalji dolu yazısını sizlerle paylaşıyorum. Yazıda Çorum Lisesi, Çorum’a dair birçok konu anlatılıyor. Unutulanları yeniden hatırlamak, unutulmamasını sağlamak ne güzel. O yıllarda yaşanılan güçlükler ile, şimdi bol bulunan imkanları karşılaştırdığımız’ da, şükretmemiz gereken ne kadar çok şey var, onu hatırlamış oluyoruz.
ÇORUM LİSESİ 1954-1958
Liseye 1954-1955 öğrenim yılında kaydoldum. O yıl ortaokulu bitiren arkadaşların birçoğu liseye kayıt yaptırıyordu.  Aynı yıl Çorum’da İlk öğretmen Okulu açıldı.  Bu arkadaşların bir kısmı İlk öğretmen Okulu’na kayıt yaptırdı. Orada eğitime başladı. Bu arkadaşların bazıları da Bolu İlk öğretmen Okulu’nda eğitime başladı.
O dönem, İskilip-Çorum yolu 65 km. çekiyordu. Haremi Geçidi’nde yol, kıvrımlar yaparak tepeye ulaşırdı. Araba çoğu zaman arıza yapar, ‘Su kaynattı’, ‘Fren tutmuyor’, ‘Teker patladı’ vs. denerek yolcular arabadan dışarı çıkarılırdı. Arıza giderilinceye kadar yolcular dışarıda bekler, arızanın giderilmesi yarım saat kadar sürerdi.  İskilip-Çorum seferinde bazen, birden fazla arıza da olurdu.  65 km’lik yol, iki saati aşkın bir zaman ’da alınıyordu.
İskilip’ten Çorum’a günde bir otobüs seferi yapılırdı. Sefer, sabahın erken saatlerinde yapılır, bileti muhakkak birkaç gün önceden almak gerekirdi. Ankara’ya otobüs seferi her gün olmaz, haftanın bazı günlerinde olurdu. Yol Çorum, Sungurlu, Kırıkkale üzerinden Ankara’ya ulaşırdı. İstanbul’a vs. gitmek isteyenler, Ankara’da yeniden bilet alırlardı. Ankara’ya yolculuk, sabahtan akşama kadar bir gün sürerdi. Son durak Etlik Garajlarıydı.
İskilip-Çorum yolu, Yalak çayı Köyü’nden sonra Karaburun Köyü’ne ulaşıyor, oradan Kızılırmak üzerindeki bir köprüden Salur Köyü tarafına geçiyordu.  Yolu bu kesim de uzatıyordu. Köprü, tahtadandı. Tahtaların arası açılmıştı. Kırık, çatlamış, bükülmüş, çukurlaşmış tahtalar da vardı.  O zaman Kızılırmak çok gür akardı. Suları çoktu. Araba köprüye girdiği zaman, çok büyük sarsıntı olurdu. Bu sarsıntı, araba köprüden çıkıncaya kadar sürerdi. Otobüs köprüye girdiği zaman, otobüsteki yaşlı kadınlar dua etmeye başlarlardı.  Otobüs köprüden çıkınca Oh…! derlerdi.
Osmanlı’nın son döneminde ve Harami Geçidi’ndeki eşkıyalık olaylarının, Çorum-İskilip yolu üzerindeki diğer gelişmeleri, Kemal Tahir’in (1910-1973) romanlarında çok etraflı bir şekilde anlatıldığını gördüm.  Kemal Tahir’in Yedi Çınar yaylası, Rahmet Yolları Kesti, Kör duman, Büyük Mal, Sağır dere gibi romanlarında bu tür olaylar çok anlatılıyor. Kemal Tahir, 1940’larda, Çorum Cezaevi’nde yatarken, İskilip’ten, Osmancık’tan, Sungurlu’dan vs mahkumlarla tanışmış. Çorum-İskilip izlenimleri, bu mahkumlarla yaptığı sohbete dayanıyor. Teyzemin eşi Ali Çalık, Kemal Tahir’i çok yakından tanırdı. Ali eniştenin Ulaş Tepe’de, Yukarı Taslı’daki evinin kütüphanesinde, Kemal Tahir’in bütün romanları vardı. Ali Çalık enişte, kanaryalara düşkün bir kişiydi. Ali enişte için kitaplar da önemliydi.
Ethem İzzet Benice de (1903-1967), Yakılacak Kitap isimli romanında, Osmanlı’nın son dönemlerinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, İskilip’teki insan ilişkilerini, Çorum-İskilip Yolu’nu, çevresini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır.
O zamanlar yükler, çeşitli araçlarla, çeşitli malzemelerle taşınırdı. Çitler, seleler, çuvallar, torbalar, bohçalar, bavullar, valizler…vs. Tahta bavullar da vardı. Bavul açılmasın, dağılmasın diye iplerle,  kınnaplarla, ince urganlarla bağlanırdı. Yataklar, yorganlar kilimler, keçeler vs. de önemli yüklerdendi. Bu yükler otobüsün üst tarafına yerleştirilirdi.  Düşmesin, dağılmasın diye bu yüklerin üzerine branda çekilir, brandanın üzerinden de sıkı bir şekilde urganla bağlanırdı.  Şoför muavini bazen, ‘yükün fazla, fazla yük ücrete tabidir…’ derdi. Bu konuda uzun tartışmalar olurdu.
Çorum’a gelince, otobüsün son durağı Veli Paşa Hanı’ydı. Burası aynı zamanda garajdı. İskilip otobüsleri, buradan hareket ederdi. Yolculuk sırasında otobüs, köylerin girişinde de durdurdu. Burada otobüse binenler, otobüsten inenler olurdu. Bu yolcuların yükleri de otobüsün içinde oraya-buraya sıkıştırılırdı.
İnsanlar, yüklerini otobüsten indirdikten sonra, yakınlarının gelip kendilerini alıp götürmesi için Saat Kulesi’nin dibine giderler, orada bekleşirlerdi. O zamanlar,  şehir içi ulaştırma aracı faytonlardı.
O dönemde, lisede eğitim gören yatılı öğrenciler için bir yurt vardı. Bu yurt, kadın Doğum Hastanesi’nin bulunduğu sokaktaydı. 1954 yılında, İskilip’ten liseye kayıt yaptıran arkadaşlardan bir kısmı bu yurtta kalıyorlardı.  Bir kısmı da, birkaç arkadaş bir arada ev kiralamışlar, evde kalıyorlardı.  Ben de İskilip Hanı’nda kalıyordum. Çorum’a ilk gidişimizde, Yaşar Çizikci ile birlikte, bu handaki bir odada kalacaktım. Ama Yaşar, Bolu İlk öğretmen Okulu’na gidince, ailesi 1951 yılında Bulgaristan’dan göçle gelen, bir arkadaşla kalmaya başladım.  O arkadaşın ailesi, Çorum’a yakın bir köye yerleşmişti.
İskilip Hanı’nın sahibi Mustafa Nurdoğan’dı. Osmancıklıydı.  Mustafa Nurdoğan, lise ’de velim de olmuş, okula kayıt yaptırırken, bana çok yardımcı olmuştu. Lisede okul numaram 466’ydı.
İskilip Hanı, Veli Paşa Hanı’na çok yakındı. Veli paşa Hanı’nın hemen arka sokağında yer alıyordu. Hanın giriş katında, hayvanlar için ahırlar vardı. Çorum civarındaki köylerden gelenler, hayvanlarını bu ahırlara koyarlardı.

Yolcular için üst katta, geniş odalar vardı. Her odada 5-6, birkaçında 7-8 karyola bulunurdu. Ranzalı odalar da vardı.  Tuvalet kabinleri, han içinde müşterekti. Hanın giriş katındaydı. Girişte ortada, çok geniş bir boşluk vardı. Yazıhanenin bulunduğu küçük odanın önünde de bir çeşme vardı. Çeşme de müşterekti. Suyu her zaman akardı.  Hayvanlar, bu çeşmenin oluğunda biriken suları içerdi. Hanın odalarına, tuvalet, çeşme, musluk vs. yoktu. Kışın odalar, odun kömür yakılan sobalarla ısıtılırdı. Ama sobalar, her zaman yanmazdı.  Yazıhanede, gelen-giden yolcuların kaydını yapan, onlarla ilgilenen görevli bazen sobaları da yakardı.
Çorum’un çarşı kısmında, çeşitli semtlerde, birkaç tane daha han vardı. Yeni yeni oteller de yapılıyordu.
İskilip Hanı, haftanın birkaç günü çok kalabalık olurdu.  Merdiven altındaki odada, cam üzerine yağlı boğa ile resimler yapan, hırpani kılıklı bir ressam kalıyordu.  Bu ressamın, uzun süre mekânı burası olmuştu. Bu ressam, pazarlarda resimlerini satarak geçimini sağlardı.
1954-1955’de İskilip Hanı’nda, epey zorluk çektim. Ders çalışma imkânı vs. kısıtlı idi. Odada masa, sandalye yoktu. Soba da yoktu. Sene sonunda iki dersten bütünlemeye kaldım. Eylül’de bu sınavlara yetişemediğim için, bir yıl kaybettim.
                                                     ***
Çorum Lisesi, Ankara-Çorum-Samsun yolunun, şehirden çıkarken sol tarafında yer alıyordu. Liseden sonra Çorum Parkı ve bitişiğinde, Çorum Devlet Hastanesi vardı. Çorum Lisesi, yola paralel olarak uzanan ince, uzun bir binaydı.  Ortaokul, lise, aynı binada eğitim görüyordu.  O zaman liseler dört yıldı. Bizlerin kayıt yaptırdığı 1954 yılında üç yıla indirilmişti. Dersliklere I’den VII’ye kadar numara verilmişti.  İskilip Ortaokulu’ndan farklı olarak I/A, I/B, II/A. II/B gibi bölümler de vardı. 1954, de ben IV/B sınıfına yazılmıştım.  Lise bir, o zaman iki sınıftı. Ama Lise iki (V) bir sınıftı. Lise sonda Fen bölümü, Edebiyat bölümü olarak ikiye ayrılma söz konusuydu.
Liseye, öndeki yol kapısından da, arkadaki bahçe kasından da giriliyordu. Ön kapıdan girildiğinde, sağda, öğrenci İşleri Bürosu vardı. Buradan sağa dönüldüğü zaman, bir koridor uzayıp gidiyordu. Koridorun Sağ tarafına derslikler dizilmişti. Dersliklerin pencereleri bahçeye, yola bakıyordu.  Giriş katında, Türkçe, Matematik, Tarih, Coğrafya derslikleri vardı. Müzik atölyesi de bu kattaydı. Müdür odası, Öğretmenler Odası, giriş katının üstündeki kattaydı. Bu katta, Edebiyat, Felsefe, Yabancı Dil derslikleri vardı. Sosyoloji, Psikoloji, Felsefe grubu adı altında okutuluyordu. Biyoloji, Kimya, Fizik derslikleri de bu kattaydı. Fizik dersliği amfi şeklinde düzenlenmişti. Fizik dersliğinin içinden bir kapı laboratuvara açılıyordu. Bu laboratuvarın kullanıldığını hiç hatırlamıyorum.  Bu dersliklerin çoğunun penceresi bahçeye, yola açılıyordu. Kimya dersliğinde de laboratuvar vs. yoktu. Resim Atölyesi de bu kattaydı.  
Lise 1’den itibaren, seçmeli dersler de konulmuştu. Resim, Müzik, Yabancı Dil, seçimlik derslerdendi. Öğrenci, bu derslerden istediğini seçebilirdi. İskilip Ortaokulu’nda Fransızca okutuluyordu. Lisede, , seçimlik ders olarak İngilizceyi almıştım. Anfi şeklinde düzenlenmiş Fizik dersliği, L şeklindeki binanın kısa olan koridorunun ucundaydı. Resim Atölyesi de onun bitişiğindeydi. Müzik Atölyesi de bu kesimin altındaki kattaydı. Fizik dersliğinin pencerelerinin bir tarafı bahçeye, bir tarafı da mahallelere bakıyordu. Lisenin kütüphanesi, giriş katının altındaki bodrum katındaydı. Kütüphane, alaca karanlık bir mekandı.
Çorum Lisesi’nin kapalı spor salonu da vardı. Kışları bu salon çok kullanılırdı. Kapalı spor salonu, bahçenin yanında yer alıyordu. Bahçe ile kapalı spor salonu arasında küçük bir yol vardı.
Lisede, Türkçe, edebiyat, Matematik, Cebir, Geometri, Yabancı Dil, Tarih, Coğrafya, Fizik gibi derslerin birkaç hocası vardı. Lise ’de Edebiyat hocası Handan Bakırcı’ydı. Lise II, III de Edebiyat hocası Nurcan Tanverdi’ydi. Cebir-Geometri öğretmeni, Mustafa Rona’ydı. Lise II de Mehmet Altan’dı, Lise III de Ali Ersöz’dü, Ali Ersöz, aynı zamanda Lise’nin müdürüydü.
Tarih hocası, Mahir Keleştimur’du. Mahir hoca, Elazığ, Ağın’lıydı. İskilip’ten Meydan Mahallesi’nde, Borucular Ailesi’nin damadıydı. Eşi Kız Sanat Enstitüsü’nde öğretmendi. Mahir Keleştimur hoca, 1960’ların sonlarında, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü görevine tayin oldu.
Coğrafya hocalarından birine “Tass” tabir ediliyordu. Hoca böyle anılırdı. Fransızca öğretmeni Meliha Atok. İngilizce öğretmeni Suna Yoğurtçu’ydu. Leman Altan Biyoloji öğretmeniydi.  Leman hoca, Mehmet Altan hocayla evliydi. Lise I de iken, Biyoloji dersinde birkaç defa, mikroskop kullanılarak bazı konular anlatılmıştı. Kimya dersine daha çok, Çorum’daki eczacılar giriyordu.
Fizik hocasına ‘Badi’, ‘Badik’ tabir ediliyordu. Kısa boylu bir hocaydı. Bu hoca, yatılı öğrencilerin kaldığı yurtla da yakından ilgileniyordu. Öğrencilerin disiplininden sorumluydu. 1957-1958 yıllarında, Lise binasına bitişik bir şekilde yeni bir yurt binası yapıldı. Hoca, bu binanın yapılışıyla çok ilgiliydi. Ders sırasında, sık sık, ‘teskere öyle taşınmaz’, ‘harç öyle karılmaz’, ‘o malzemeye iki kişiyle taşımak gerekir’ vs. diye bağırarak işçilere, müteahhitlere müdahale ederdi. Resim öğretmeni Hasan Sağlam’dı.
Beden Eğitimi hocası, üç senede de Ali Yalçın’dı. Beden Eğitimi dersi çoğunlukla, kapalı spor salonunda yapılırdı.
Çorum Lisesi 19 Mayıs, Gençlik ve Spor Bayramı’na da katılıyordu. Hoca, bir kere kışın sınıfı, Çorum’da kayak alanına da götürmüştü.  Nakaratı, ‘Coşkundur, taşkındır, gürleyen sesi/İdeal kaynağı Çorum Lisesi’ marşı zaman zaman söylenirdi.
                                                           ***
Ahmet Şiranlı, Mahir Keçeci, İsmet Köstekçi, Emin Ergün, Celal Kocabay, Mustafa Derici, Bahattin Hazineci, Orhan Uysal, Kemal Ilıcak sınıf arkadaşlarımdı. Çeşitli zamanlarda ve yerlerde, çeşitli görevlerdeyken vefat eden bu arkadaşlara, rahmet diliyorum. Orhan Uysal, 1954’de vefat ettiğinde öğrenciydi, Kemal Ilıcak, 1958’de Amasya Lisesi’nden nakil gelmiş bir öğrenciydi.  1990’larda, Bursa Özel Tip Cezaevi’ndeyken,  Kemal Ilıcak’ın Tercüman Gazetesi’nin sahibi olduğunu öğrendim. Gazeteci Nazlı Ilıcak’la evliydi.
 Meftun Oduncu, Osman Daldal, Başar Sabuncu, Nuran Sabuncu, Ülker Uğur, Tümay Tüzün, Ercan Bozdoğan, Edibe Ilgaz, Ülkü Ecer, Hüseyin Güler, Abdullah Ahıskalı, Mustafa Durak, Yücel Baykara, Filiz Mergen, Ayten Burgut, Atila Laçin, Mustafa Çörekçi, İlhan Ilgaz, İlhan Bezgin, Münir Bellek, Orhan Şener sınıf arkadaşlarımdı. Gülay, Gülser Tuncer, Tahir Perek sınıf arkadaşlarımdı. Gülser’ in babası, Çorum İlk öğretmen Okulu Müdürüydü. İl Milli Eğitim Müdürü, Tahir Perek’in dayısı oluyordu… Bu arkadaşlara sağlık ve uzun ömür diliyorum. Tümay Tüzün’le, Ercan Bozdoğan’la, Münir Bellek’le, Orhan Şener’le, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde de öğrenime devam ettik. İlhan Bezgin, 1955 yılında, Çorum Lisesin den, Çorum Sanat Okulu’na nakledilmişti. İlhan Bezgin, 1960’ların ortalarında, İskilip’ten bizim bir akrabamızla evlenmişti.
                                                        ***
Meral Çelen’i, Çorum Lisesi’nden hatırlıyorum.1954-1955 ders yılına Çorum Lisesi’ne başladığımda, o da üçüncü sınıftaydı.  Sanırım 1955 yılında, mezun oldu. Aziz Nesin’le evliliği de kanımca aynı yıl gerçekleşti.
                                                  ……………………
1955 kışında, Lise’nin kütüphanesinde sahne kurulmuş, Namık Kemal’in, Vatan Yahut Silistre oyunu oynanmıştı.  Meral Çelen bu oyunda, Zekiye rolündeydi. Olay, 1853-1854 Kırım Savaşı sırasında geçiyordu. İslam Bey Gönüllü olarak cepheye gidiyordu. Ona karşı duygusal bağları olan Zekiye de, onu takip ediyordu…  Oyunu izleyenler, öğrenciler ve öğrenci velileriydi. 1955 yazında, Ahmet Kutsi Tecer’in Köşe başı oyunu oynanmıştı. Bu oyun Çorum’daki, Yalçın Sineması’nda oynanmıştı. Bu oyunun izleyicileri daha kalabalıktı. Meral Çelen’in Güllü Güzel isimli bir  öykü kitabı da vardı.
Ahmet Nesin’le, Prof. Ali Nesin’le, zaman zaman kitap fuarlarında, imza günlerinde karşılaşıyorum. Ama bu küçük anımı da henüz onlara anlatamadım.
İsmail Beşikci
18 Şubat 2018
Derleyen- Mustafa Yolcu                                                                       








                                                                                                    

6 Mart 2018 Salı

7 DÜVELLE HARP ETMEK


7 DÜVELLE HARP ETMEK

Afrin’de savaşıyoruz. Suriye, Irak sınırı boyunca tertibat alıyoruz. Karşımızda tek düşman yok, yedi düvele karşı savaşıyoruz.

Abdülhamit han demiş ki “Bir harbe giriyoruz. Bu harpte dostumuz yok, müttefikimiz yok. Bir tek Allah’ımız var. Yedi düvele karşı savaşıyoruz. Allah’ın izniyle, devletimizi kimseye teslim etmeyiz. Lakin harpteki kayıplar, istikbalimizi yaralar. Gençlerimizi yitiririz. Yetişmiş subaylarımızı yitiririz. “

Abdülhamit’in zamanında da, diğer harplerde ’de durum aynı idi. Biz hep yedi düvel ile harp ettik, içimizdeki hainlerde bizi içerden vurmaya çalıştılar.

Şu anda Afrin’de, İstiklal harbi vermiyoruz ama İSTİKBAL HARBİ veriyoruz. Orta Doğu coğrafyasındaki bu sıkıntıyı alt edebilirsek, geleceğimize kurulmak istenen tuzakları bozmuş olacağız. Bize düşman olanların hayallerini, boşa çıkaracağız. Askerimiz karşısında Amerikan, Fransız, Alman, Çinli, Hollandalı, İngiliz özel kuvvet askerleri ’de var. YPG militanlarını eğitip, teçhiz edip karşımıza çıkarıyorlar.

Fransız Lafarge çimento firması betonu üretiyor, Almanlarda beton ile yer altı sığınaklarını yapıyorlar. Sözde bunlar müttefiklerimiz. NATO çerçevesinde gerekirse, biz onlar için harbe gireceğiz. NATO’nun en büyük ikinci ordusuyuz. Ama müttefiklerimizin, başta Amerika olmak üzere yaptıkları Orta’da.

Amerikalı bir general ülkesinde “Türk askerleri, Araplar ve diğer ülke askerlerine benzemiyor. Türkler ’de geri gitmek gibi bir davranış yok. Ölesiye savaşıyorlar.” Diye beyanat veriyor. Hiçbir ülkenin anası evladını, düğüne gider gibi askere göndermez. Ana evladına derki “SÜTÜM SANA HELAL OLMAZ, SALDIRMAZSAN DÜŞMANA.”  Bu anaları, dünyanın hiçbir milletin de bulamazsınız.

İşte bu manevi kuvvet, bizi biz yapıyor. Bizi güçlü yapıyor. İşte bu sebeple, yedi düvel karşımıza dikiliyor. İçten ve dışarıdan bizi çökeltmeye çalışıyorlar.

Amerika ve Batılılar, dünyanın en barbar, kan dökücü, sömürgeci ülkeleridir. Barış ve özgürlük getireceğiz, DEAŞ ile savaşacağız diye gittikleri yerlerde, sivil çocuk demeden, insanları öldürmüşlerdir.

Irak’ta bir milyon, Afganistan ve Pakistan’da 300.000 kişi olmak üzere, bir milyon üç yüz bin sivil, Amerika ve batılılar tarafından öldürülmüştür. 
1. Ve 2. Dünya harbinde ölen insan sayısı, 75 milyondur. Bunların anladıkları, barış ve demokrasi anlayışı bu işte. Bu anlayış, aynen devam etmektedir.

Metotları makyevalist metot, gayeleri emperyalizm. İnsanı makinanın tamamlayıcısı olarak görüyorlar. Bu sebeple, belirledikleri hedefe varmak için, her şeyi yapıyorlar. Her türlü vasıtayı kullanıyorlar. Bu anlayış için, insanların kitle halinde ölümü, aç kalmaları, şehirlerin yıkılması, tabiatın zarar görmesi sorun olmuyor.

Dünya’da kamuoyu oluşturma, propaganda vasıtaları ile insanları istedikleri gibi düşündürüyor, kanaat sahibi yapıyorlar.

Amerika Irak harbi sırasında, denizde yağlara bulaşmış kuşların, sudan çıkmaya çalışması ve bu arada verilen fon müziği ile insanları etkilemiş, insanlarda kuşların bu duruma gelmesine Saddam neden oldu kanaati oluşmuştu. Daha sonra anlaşıldı ki, bu tamamen Amerika’nın senaryosudur.

Aynı zihniyet, Doğu Guta ’da binlerce sivilin ölümüne ses çıkarmazken, Afrin’de siviller öldürülüyor diye, Türkiye aleyhine propaganda yapmaya kalkıyor.

Türk asıllı devletlerin, Afrin konusunda ne düşündüğünü merak ediyorum. Azerbaycan dışın ‘da, Türk devletlerinden ses yok. Beyanat yok. Türkiye olarak bizim, nasıl kuşatıldığımızın göstergesidir bu. Rusya kardeş devletlere talimat vererek, Türkiye ile ilişkinizi soğuk tutun demiştir. Bu sebeple olacak ki, bu kardeş devletlerden ses çıkmıyor. Bunun Altın’da, bu ülkeler ile bizim dış politikamızın yanlışı var mı bilmiyorum.  Ama insan kardeş bildiği ülkeleri, yanında görmek istiyor. Afrika açılımı gibi bir açılım, Türk devletleriyle de kısa süre de olur inşallah.

Afrin ve diğer başarılar, bizim kendi imkanlarımız ile ayakta durabilmemiz, önümüzde duran birçok kapıyı açacaktır. Hamaset bir tarafa, bizde oyunu kurallarına göre oynamak durumundayız. Dış politika ’da önemli olan, çıkar ilişkileri olduğu için, her açıdan güçlülük sorunları çözecektir.

Allah ordumuza, askerimize, güvenlik güçlerimize güç ve kuvvet versin. İSTKBAL MÜCADELESİNİ BAŞARI İLE ATLATALIM.

Mustafa Yolcu
06.03.2018




17 Şubat 2018 Cumartesi

iskilip ortaokulu- 1951- 1954

İSKİLİP ORTAOKULU, 1951-1954

Değerli ağabeyimiz İsmail Beşikci nin İskilip Ortaokulu adlı yazısını sunuyor, sizleri 1951- 1954 yıllarına taşıyorum.

Ortaokula, İlkokulu bitirdikten hemen sonra, 1951 Sonbaharında başladım. Ortaokul, Hacı piri Mahallesi’nden çarşıya doğru gelen caddeyle, İskilip-Çorum yolunun kesiştiği köşedeydi. Doğal olarak, İskilip-Çorum yolunun sol tarafında, şehir parkının hemen karşısında yer alıyordu.
Parkın hemen yanında, Ortaokul ile parkın arasında Yivlik Suyu akan, 5-6 musluklu daire şeklinde bir çeşme vardı.  Çeşmenin hizasında, parkın öbür köşesine çapraz olarak yerleşmiş hükümet konağı yer alıyordu. Hükümet konağının karşısında, yolun sol tarafında İskilip Cezaevi, üst katta da karakol bulunuyordu. Karakolun hemen yanında da Azmimilli İlkokulu bulunuyordu.
Ortaokul ve Azmimilli İlkokulu aynı bahçeyi kullanıyordu.  Hacı piri Mahallesi’nden, çarşıya doğru açılan caddenin sol tarafı her iki okulun müşterek olarak kullandığı bahçeydi. Ortaokuldan bahçeye, 7-8 basamaklı bir merdivenle inilirdi.
Ortaokula çarşı tarafından da giriliyordu, Azmi millî İlkokulu tarafından da giriliyordu. Çarşı tarafındaki kapıyı, daha çok öğretmenler kullanırdı.  Bazen, öğrencilerin o kapıdan giriş-çıkışları engellenirdi.
Çarşı tarafındaki kapıdan girildiği zaman, girişte, sağ tarafta Öğrenci İşleri bürosu yer alıyordu. Giriş katının üzerinde bir kat daha vardı. Girişin üstündeki bu katta, merdivenin başında Müdürün Odası yer alıyordu. Müdür Odası’nın yanında Öğretmenler Odası vardı.  Derslikler de bu kattaydı. Derslikler U şeklinde düzenlenmişti. O zaman 1A, 1B vs. yoktu.   Üç sınıf için de birer derslik vardı. 1951-1952 döneminde 50 civarında öğrenci kayıt yaptırmış, öğrenime başlamıştı.  Bu katta, birinci ve üçüncü sınıflar U şeklindeki düzenleme ’de, U’nun iki ucunda, ikinci sınıf ta U’nun tabanında yer alıyordu. Birinci sınıfın dersliği epeyce büyüktü.  Birinci sınıfın pencereleri bahçeye, üçüncü sınıfın pencereleri yola, parka bakıyordu. Doğal olarak Öğretmenler odasının ve Müdürün Odası’nın pencereleri de yola ve parka bakıyordu. İkinci sınıfın pencereleri, hükümet konağına, karakola, cezaevine, Azmi millî İlkokulu’na bakıyordu.
Giriş katında, Öğrenci İşleri bürosundan hemen sonra, bahçeye açılan büyük bir salon vardı. Bahçeye açılan kapının hemen yanında pinpon masası bulunurdu.  Her iki uçta erkek ve kız öğrenciler için tuvalet kabinleri vardı. Bu katta, İskilip civarındaki köylerden gelen ve yatılı olarak tahsil gören öğrenciler için bir bölüm de vardı.  Bu bölüm, bu öğrenciler için yurt olarak kullanılıyordu.
Bahçenin bir ucunda, esnaftan Hocazade’nin evi bulunurdu. Hocazade, evinin bahçe köşesindeki bir alana yeni bir bina yaptırdı. Bina tamamlanınca, yatılı öğrenciler o binaya taşınıp, orada yatıp-kalkmaya başladılar.  Yatılı öğrencilerden boşana bölüm de Resim Atölyesi, Elişi Atölyesi olarak kullanılmaya başlandı.  Bu bölümün yanında, küçük bir oda daha vardı. Jimnastik Öğretmeni Mehmet Alpay bu odada kalıyordu.   Mehmet hoca, aynı zamanda yatılı öğrencilerle de ilgileniyordu.  Önceden yatılı öğrencilerin kaldığı Resim Atölyesi’nin, Mehmet Hoca’nın kaldığı odanın, Öğrenci İşleri bürosunun pencereleri de doğal olarak yola, parka bakıyordu.
                                                           ***
Ortaokul binası sanırım, 1933’te yapılmıştı. Eğitim, bu yıllarda başlamış, daha önce Sakarya İlkokulu, Ortaokul olarak da hizmet görüyormuş…  Bütün bu alanlar 1960’larda yıkıldı. 1972li yıllarda, Misak-ı Milli İlkokulu ve Askerlik Şubesi tarafında, Lise’yi de içeren yeni, büyük bir bina yapıldı. Ortaokul binasının bulunduğu alana iş merkezi kurulmuş. İş merkezinin giriş katında, köşede bir eczane bulunuyor. Bahçenin Akçay’a doğru tarafında, köşede Hocazade’nin bitişiğinde Anaçların evi vardı. Buralar da yıkılmış. Bu alanlar da çarşıya katılmış. Buralarda da dükkanlar açılmış

                                                           ***
Ortaokul Müdürü Sadık Koçhisar’lıydı.  Sadık hoca aynı zamanda Türkçe öğretmeniydi. Her üç sınıfın da Türkçe derslerine Sadık hoca giriyordu.  Yurt Bilgisi, Tarih, Coğrafya derslerine Hatice Pek aslan giriyordu. Hatice hoca, bu derslerin yanında her üç sınıfın Müzik derslerine de giriyordu. Mandolin çalardı. Matematik hocası Şevket Özener’di.  Birinci sınıfta ders programında, Ticaret isimli bir ders daha vardı. Bu dersin hocası da Şevket hocaydı. Her üç sınıfın matematik derslerine Şevket Özenir hoca girerdi. Şevket Özenir hoca İskilipliydi.
Tabiat Bilgisi, Fizik, Kimya derslerine İsmail İnal giriyordu. İsmail hoca için ‘Fizikçi’ denirdi.  İkinci sınıfın programında, Tarım Bilgisi isminde bir ders daha vardı.  Bu derse de İsmail hoca gelirdi.  İsmail hoca da İskilipliydi. Fransızca hocamız Yaşar Eroğlu’ydu. Bu derse zaman zaman kaymakamlar da gelirdi. Yaşar Eroğlu aynı zamanda müdür yardımcısıydı.
Beden Eğitim öğretmenimiz Mehmet Alpay’dı. Beden eğitimi için çoğu zaman   bahçeye çıkardık. Ortaokula başladığım ilk yıl, Yurt Bilgisi, Tarih, Coğrafya, Müzik öğretmenimiz Hatice Pekaslan ile Jimnastik öğretmenimiz Mehmet Alpay evlendiler. Mehmet hoca, o zaman okulda kaldığı odasını boşalttı.
Son sınıftayken, 1953-1954 döneminde Osman Yalçın gelmişti. Osman Yalçın Resim öğretmeniydi. Kızı Umay bizim sınıftaydı.  1955-1956 döneminde Çorum Lisesi’nde okuyordum. Varlık Dergisi’nde, Osman Yalçın hocanın, ‘Bir Kasabadan Notlar’, başlıklı yazı dizisi yayımlanırdı. Bu yazı dizisinde Osman Hoca, İskilip izlenimlerini anlatıyordu. Bu yazıları çok büyük bir ilgiyle, heyecanla okurdum.  Varlık Dergisi her ayın başında ve ortasında, 15 günde bir yayımlanırdı. 15 günü iple çekerdim.  15 gün yaklaştıkça büyük bir heyecana kapılırdım.  Varlık dergisi 15 günde bir düzenli olarak yayınlanırdı.  Her ayın başında ve ortasında, kitapçıya, gazete bayine muhakkak gelmiş olurdu. Osman hocanın bu yazıları, İskilip’te bazı hocaları çok kızdırırdı.
 O zaman cumartesi günleri de eğitim olurdu. Cumartesi günleri yarım gün eğitim olur, öğleye doğru eğitim biter, bayrak merasiminden sonra okul dağılırdı.  Bayrak merasimiyle göndere bayrak çekilirdi.  Pazartesi günleri sabahleyin yeni bir bayrak merasimiyle eğitim başlardı.  Bayrak merasimi sırasında İstiklal Marşı, Hatice hocanın yönetiminde söylenirdi.
Sabahları, zil çalıncaya kadar, öğrenciler bahçede dolaşırdı.  Zil çalınca öğrenciler okula giriş kapısına açılan merdivenin önünde düzgün arka arkaya sıralar şeklinde dizilirdi. Nöbetçi öğretmen önce birinci sınıfları, sonra ikinci sınıfları, en son olarak da üçüncü sınıfları okula alırdı.  Okuldaki iç merdivenleri paldır küldür çıkarak dersliklere varırdık.  Eğitimde sabahçı-öğlenci yoktu. Eğitim, bütün gün sürerdi Sabahleyin dört ders, öğleden sonra iki ders olurdu.
Sınavlar yazılı olurdu. O dönemler test bilinmezdi. 2-3, bazen 4-5 soru sorulurdu.  Sadık hoca Türkçe dersiyle ilgili olarak, Hatice hoca, Tarih, Coğrafya, Yurt Bilgisi dersleriyle ilgili olarak,  çok ev ödevi verirlerdi. Sadık hoca, kompozisyon kağıtlarını okuduktan sonra, hataları gösterip, kağıtları tekrar bize dağıtırdı.
İkinci sınıftayken, ‘Fizikçi’ İsmail Hoca baharda, birkaç defa Cumartesi günü, bizleri Koç Kayası tarafına, Kayaardı’na, mezarlıklar bölgesine götürmüştü. Arazide, doğa, toprak, su, hakkında, çiçekler, böcekler hakkında   bilgi vermişti. Bu gezileri çok severdik.
Okul üniforması olarak takım elbise giyilirdi. Kravat kullanılırdı. Elbisesi takım olsun olmasın, şapka muhakkak kullanılırdı. Şapkayla dolaşmak şarttı.
İskilip Ortaokulu, milli bayramlara muhakkak katılırdı.  Boylu-poslu olanlar, bayrak-sancak taşırlardı. Merasimlerde, bayrağı  birkaç defa Kamil Bingöl taşımıştı.

.
                                                                    ***
Bahattin Hazineci, Ahmet Lokmacı, Mehmet Bardakçı, Gafur Alp, Ahmet Kaymak öğretmendi. Ahmet Namlı esnaf sınıf arkadaşlarımdı. u arkadaşlar çeşitli zamanlarda vefat ettiler. Ahmet Lokmacı, Mehmet Bardakçı, Gafur Alp, Ahmet Namlı, Bahattin Hazineci çok genç yaşta vefat etmişti.
1954 yılı sonunda Çorum’da, İlk öğretmen Okulu açılmıştı. Ortaokuldan sonra, Liseye kayıt yaptırmak için gelen arkadaşlardan bazıları, Öğretmen Okuluna kayıt yaptırmıştı.  Arkadaşlardan bazıları da, Bolu’daki öğretmen okuluna kayıp yaptırıp, orada eğitime başlamışlardı.
Yüksel Sarıaslan, Hüseyin Duman, Yücel Fazla, Vural Gürkan, Yaşar Tuğlacı arkadaşlar da vefat ettiler. Bu arkadaşlar, kanımca subaydı.
Mahir Keçeci, Aytek Koçhisarlı, Burhan Tanay, Erol Yazgan, Recep Acıpınar, Nuri Coşkun arkadaşlar da vefat ettiler.  Recep Acıpınar, Nuri Coşkun öğretmendi. Mahir Keçeci mühendis, Aytek Koçhisarlı doktordu. Burhan Tanay bankacıydı.  Erol Yazgan manifaturacı bir arkadaşımızdı, …
Kamil Bingöl’le, Cahit Yolcu’yla aynı sınıfta beraber olamadık, ama aynı dönemde, aynı okullarda çok beraber olduk. Bu arkadaşlar da vefat etti. Kamil, assubaydı, Cahit de,  orduda, sivil memur olarak çalışıyordu.
İsmail Cebeci, Mustafa Cebeci, Yaşar Çizikçi arkadaşlar da vefat ettiler. Bu arkadaşlar da öğretmendi. Yaşar Çizikçi 2017’ baharında vefat etmişti. Çeşitli zamanlarda vefat eden bütün bu arkadaşlara rahmet diliyorum.
Ortaokuldayken ben vasat bir öğrenciydim. Mahir Keçeci, Aytek Koçhisarlı, Yaşar Çizikçi gibi arkadaşlar, çok iyi öğrencilerdi. Aytek Koçhisarlı, okul müdürü Sadık Koçhisarlı’nın oğluydu.  Aytek’in aynı okulda iki kardeşi daha vardı.  Ablası Ülker, bizden iki sınıf önde, Cengiz, bizden bir sınıf gerideydi. Ülker eczacı, Cengiz hukukçu olmuştu.. Ülker hanım, İskilip’ten,  Av. Abdurrahman Güler’le evlenmişti.  Abdurrahman Bey, birkaç dönem Çorum  milletvekili olmuştu.
                                                          ***
Hüseyin Güler, Yusuf Akseki, Orhan İnal, Ali Kibritçi, Mustafa Çağıl, Ömer Genç, Nuri, Bahar, sınıf arkadaşlarımdır. Ergün Aras, Özden Basmacı, Umay Yalçın, Necati İkinci, Mustafa Yelkovan, Ali Yazgan, İsmail Yağlıcı, Hasan Turşucu, Yaşar Kadayıfçı, Kemal İlcan, İmran Tüzel, Ömer Karakullukçu… sınıf arkadaşlarımdır.  Bütün bu arkadaşlara, sağlık diliyorum, uzun ömür diliyorum.
Nereden Nereye 2
1958’de, Ankara’da, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenime başladım. Bu fakültede, dördüncü sınıfta, İdari Şube’de, Şehircilik isminde bir ders vardı. Dersin hocası Prof. Fehmi Yavuz’du. Fehmi hoca Ispartalıydı. Fehmi hoca öğrencilerle çok sıkı bağlar kuran, bu tutumunu sürdüren bir hocaydı. Bir gün hocayla sohbet ederken, İskilip Ortaokulu’nda 1951-1954 döneminde Jimnastik öğretmeni olan Mehmet Alpay’ın, hocanın yeğeni olduğunu öğrendim.
Tatillerde, İskilip’te zaman zaman öğretmenleri görürdüm. Bazı öğretmenler,  benim Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuduğumu bilirlerdi. Mehmet hocayla, Hatice hocayla da görüşmelerim olurdu … Mehmet Hoca, bu durumu Fehmi hocaya da anlatmış… Fehmi Hoca, öğrencileriyle sık sık konuşan bir hocaydı. Bu olaydan sonra, ‘yeğenimin eski bir öğrencisi’ diyerek benimle daha farklı bir ilişki sürdürürdü.

İsmail Beşikci- Yazar
Mustafa Yolcu- derleyen










29 Ocak 2018 Pazartesi

AFRİN ÇIKARMASINI NASIL ANLAMALIYIZ ?


AFRİN ÇIKARMASINI NASIL ANLAMALIYIZ?

Afrin çıkarması, kolay bir çıkarma değil. Bu çıkarma uzun süren politik girişimler, hazırlıklar sonrası yapılmıştır.
Bu çıkarma, Türkiye’ye rağmen önüne konulan, kabullenilmesi istenilen ajandaya itiraz çıkarmasıdır.
Bu planı yapanların asıl gayesi “NİLDEN FIRATA, ARZ-I MEV’UD” u gerçekleştirmektir. Bugün Suriye’den toprak alınmak istenmektedir.  Yarın bizim topraklarımıza sıra gelecektir. Şu anda oluşturulmak istenen terör kuşağı işgalleri, Kürdistan adına değil, İsrail’in talebini gerçekleştirmek içindir.

Bizim askerlerimiz, bu talebin karşısında durmak için AFRİN’DEDİR. Ülkesine sahip olmak, kötü emellerin karşısında durmak için Afrin’dedir. Bu karşı koyuş ve terörle mücadele; İran, Irak, Suriye, Türkiye menfaatlerini ’de ilgilendirmektedir. Dört ülke de bu bölücü terör emellerinin muhatabıdır.

Ülkemiz 1974 yılında Kıbrıs çıkarmasını yaptığında; başta İngiltere olmak üzere bazı ülkelerin izni alınmış, çıkarma sonrası Amerika- Avrupa, ülkemize göz dağı vererek dur demişlerdir. Bu süreçte uçaklarımızın ihtiyacı olan benzini, uçak lastiğini, bombaları Libya lideri Kaddafi karşılamıştı.

Sonrada Amerika tarafından, ülkemize askeri ambargo konulmuştu. Kıbrıs Barış Harekâtı Türkiye’ye, bir gerçeği de göstermişti; İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı ve Amerika şemsiyesi altına alınan Türkiye, "Batı tarafından gerçekten benimsenmiş değildi" Batı için bir "ileri karakol" görevi görüyordu. Oysa Türkiye, kendisini Batı'nın içinde, Batı tarafından benimsenmiş ülke zannediyordu. 

Kıbrıs’ta altı gün savaş yapılmıştı. Ama ekonomimiz, ambargo sebebi ile iki üç yıl belini doğrultamamıştı. 1980 Yılından sonra ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar nedeni ile yıllarca ordumuz, bölücü teröristlerle, hainlerle mücadele etmiştir. Ülke kaynaklarımız, bu mücadele için harcanmıştır. Bizim başımıza bu belayı saranlar, ülkemizin pes edeceğini sanmışlardır. Ekonomimizin çıkmaza gireceğini, milli beraberliğimizin bozulacağını düşünmüşlerdir. Ülkemizde kaldırılan her şehit cenazesinde, buna sebep olanlara halkın öfkesi daha da artmıştır.

Ordumuzun, Afrin çıkartmasını yapmaya cesaret edemeyeceğini sananlar, yanıldıklarını bir daha görmüşlerdir. Afrin’den ülkemize atılan Amerikan füzeleri, kullanılan Amerikan menşeli silahlar, sözde müttefikimizin yaptıklarını ortaya koymaktadır. Gizli hesapları ortaya çıkmaktadır. Elbette bir gün, bu yapılanların hesabı sorulacaktır.

Afrin çıkarması, ülkemizin zincirlerini kırdığı için önemlidir. Teröristlerden hesap sorulduğu için önemlidir. Dünyayı kana boyayan, sözde süper güçlerin karşısına dikilindiği için önemlidir. Kendi silahımız ile ülkemizi  savunduğumuz için önemlidir.

Bu çıkarma tarihe mal olacaktır. Kahraman ordumuzun, terörizme karşı verdiği mücadeleden başarı ile çıkması, ülkemizin onurunu yükseltecek, ülkemize bakan kem gözlerin cesaretini kıracaktır.

Ecdadımız ne demiş? “İSTİYORSAN SULHÜ SELAHI, HAZIR OL CENGE”. Afrin çıkarması ile bu durum bir daha ispatlanmış olacaktır.

İşimiz daha bitmedi. Sırada Münbic, Fırat’ın doğusu, batısındaki terör yuvaları da var. Bu terör yuvaları da etkisiz hale getirilecektir. Kandil de bitirilecektir. Bütün bu hedeflerin, bu saldırılara muhatap, komşu ülkelerin de katılımları ile sonuçlandırılması en iyi tercih olacaktır.

Terörizme karşı yaptığımız bu çıkarma, bize dost olan, düşman olan zihniyet ve devletleri de açığa çıkardı. Bir daha anlaşıldı ki; daimî dost ve düşman devletler yok. Daimî menfaatler vardır. Amerika’nın dostu İsraillinde “ARZ-I MEVUD “gibi değişmeyen idealleri var. BAE ve bazı ülkeler de bir zamanlar nasıl Lawrens le birlikte olmuşlarsa, şimdide aynı zihniyeti devam ettiriyorlar. Bu açığa çıkan durumu, milletçe iyi değerlendirmeliyiz. Azim ve sebatla biz kendi doğrularımızın arkasında durmalıyız. Biz maddi ve manevi olarak, bize düşman zihniyetlerin karşısında durursak, bizim yanımız da olan ülkelerde o derece artacaktır.

Biz cephede olan Mehmetçiğimize dua edelim. Allahım onları korusun. Hainlerin gizli hesaplarını yüzlerine vursun, tuzaklarını bozsun. Milletimizin birlik ve beraberliğini güçlendirsin.

Mustafa Yolcu- 28.01.2018
Myolcu53@gmail.com


17 Ocak 2018 Çarşamba

BİR KASABADAN NOTLAR- DOLMA

BİR KASABADAN NOTLAR

DOLMA

Bu yazı dizisi 1956 yılında, İskilip Ortaokulun da edebiyat öğretmeni olan Osman Yalçın tarafından yazılarak, İstanbul’da yayın yapan dergide yayınlanmıştır.

Osman hocanın ailesi Balkanlar dan muhacir olarak Bozhöyük e yerleşir.  Osman yalçın ortaokul dan sonra Öğretmen okuluna gider. Daha sonra ’da Eğitim Enstitüsünü bitirir. Öğretmen olarak İskilip Ortaokulu’na tayin olur. İskilip’te 4- 5 yıl kalır. Çok güzel bir yazı dili vardır. O yıllarda yaşananları kaleme almış, şimdi o günleri sizlerle paylaşıyoruz.

Dolma yazısında Osman hocanın ’da atladıkları var. Davete gidilen evde, önce gül suyu ile lokum ikram edilirdi. Helva dan sonra bamya, son dolma ikram edilir, sedire oturulduktan sonra kahve verilirdi.

 

Dolma geleneğinin hiç bozulmadan, eskiden olduğu gibi devam etmesinden yanayım. Şimdi ise, dolmanın evde yapımından uzaklaşılarak, düğün salonu gibi yerlerde ikram edilmesi tasvip etmeyeceğim husustur. Böyle giderse bu geleneğimiz, tamamen yozlaşacaktır.

Şu anda Çorum’un düğünlerinde; Çorum baklavası, böreğinin ikramı ortadan kalkmıştır. Bayramlar da bile baklava yapılmamaktadır. İskilip bu konuda daha istikrarlı olmuş ama bu süreç böyle devam ederse, bizde de sona erecektir.

Osman hocanın yazısı ile sizi baş başa bırakıyor, yenilen DOLMANIN afiyet olmasını diliyorum. M Yolcu.

Yerli bir memur arkadaş tanıyorum, namazında niyazın da. Kendisini kasabanın bütün geleneklerine kaptırmış. Rahat yaşıyor. Bu arkadaşın iki dolma daveti aldığı gün olur. Sarı davet zarfını uzattıkları zaman, yüzü hafif kızarır. Tatlı bir tebessüm yüzünü kaplar. Sonra: Yine mi dolma, der. Desene bu hafta yaşadık.

Sonra başlar kasabanın methini etmeye.

Efendim, bu kasabanın suyuna, dolmasına hayranım. İşte onun için buradan ayrılamam ben! Yok efendim, hiçbir yere gidemem! Ama aynı güne iki dolma çıkınca çok üzülüyorum. Biri sebepsiz yere ziyan oluyor. Şimdi hangisine gideyim? Birine gitsen diğeri, ötekine gitsen diğeri gücenir. Şunları sıra ile, birbirlerinden haberli yapsalar olmaz mı?  

 

Sonra sarı zarfı katlar, özenerek cebine kor. Hafif hafif göbeğini yoklar. Bir gün sonra yiyeceği dolmayı tasarlar. Çok zaman heyecanlı, heyecanlı anlattığı olur.

-Ne nefistir efendim, memleketimizin dolması. Tadına doyum olmaz. Şöyle kaşığı eline alıp, giriştin mi? Dağ gibi dolmanın önünde eridiğini görürsün. Basarsın kaşığı dolmaya. Dayanırsın turşuya, ayrana.

Gerçekten kasabanın dolması çok meşhurdur. En küçük vesile ile dolma ziyafeti verilir. Bir mevlit, bir sünnet, bir düğün herhangi bir ziyafet, bir adak, nişan mutlaka dolma ile kutlanır. Onun için kasabanın meşhur Dolmacıları vardır.  Bunların çoğunun geçimi dolma pişirmekledir.

Kasabanın eskiden bakırcılığı çok ileri imiş. Şimdi bakır eşya eski önemini kaybedince, bakırcılık ta sönmüş. Ama hangi yerli eve gitseniz, eskiden kalmış büyük bir dolma kazanı ile dolma lengerini bulabilirsiniz.  

Dolma işte, bu meşhur Dolmacıların büyük kazanlarında pişirilir. Pirinç ve kuzu, ya da koyun bu kazan içine konur. Pirinç te torba içine konur.  Sonra da büyük kazanın içine, üç ayakların üzerine konur. Dolma kapalı kazanın içinde, kazanın buharı ile yavaş yavaş pişer. Kazanın altında meşe odunu yakılır.  Pirinçler tane tane pişer. Et suyunun kokusuna da içine çeker. Dolmanın çok lezzetli olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Davetliler büyük sininin etrafına, bağdaş kurup oturur. Sofraya önce taslarda şehriye çorbası gelir. Çorbaya et suyu katılmıştır. Bu sebeple yağlı ve lezzetli olur. Çorbanın yanında uzun uzun kesilmiş yuvarlak pide bulunur.  Çorba sofradan kalkınca, lengerde dolma ve taslarda ayran ile turşu gelir.

Dolma sofrasının da ayrı bir özelliği vardır. Dolma, lengerin içine dağlar gibi yığılır. Pişmekten adeta erimiş kuzu, bu dağın üzerine oturtulur. Çapı 1,5 metreyi bulan büyük bir sini ortaya getirilir. Dolma lengeri de büyük sininin ortasına konulur. Etrafına da turşu ve ayran tasları sıralanır. Bismillah deyip kaşıkları alıp, dolma dağına başlarlar dört tarafından saldırmaya.

Tabi bu arada, karşılıklı nükteler savrulur. Yarışlar yapılır, bazen iddialı dolma yiyenler olur. Dolmanın methi devam ederken, kaşıklar bir taraftan ayran ve turşu taslarına dalar.

Arkasından helva gelir. Kasabanın helvası da dolması kadar meşhurdur. Anadolu’nun hiçbir yerinde, buradaki kadar nefis etli pilav ve helva yapıldığına rastlamadım.  Dolmanın arkasından gelen helvanın da aynı iştah ve heyecanla yenilmesini dua okunması takip eder.  İkinci etsiz dolma, küçük bir dağ yığını halinde önümüze tekrar getirilir. Bu dolmadan birer kaşık almak adettir. Nihayet dua yapılır. Sofradan kalkılır. Siz kenardaki sedire geçip sade kahvenizi beklemek için sıraya girdiğiniz aralıkta, sofra temizlenmiş, yenisi kurulmuş, ikinci davetli partisi de yerlerini almıştır.   Sofradan kalkanlarla, yeni oturanlar arasında şakalaşmalar olur. Sofranın en çok yiyen kahramanı, yeni misafirlere takdim edilir ve acele ile evden çıkarılır.

Dolmadan sonra gidilen yer kulüptür. Siz daha kapıdan çıkarken, yeni bir üçüncü partinin gelmekte olduğunu görürsünüz. Dolma sahibi saatlerini öyle ayarlamıştır ki, bir sofra da bulunması gereken 15- 20 şahıs vaktini hiç aksatmadan gelir, dolmasını yer ve çıkar. Her kes zamanın önemini bu işte kavramıştır. Hiç kimse vakti aksatmaz ve gecikmez. 

Dolma günleri ekseriya, cumartesi ve pazara rastlatılır. Sabahın erken saatinde başlayan bu ziyafet, dolmayı verenin gücüne göre birçok partiler devam eder. Kasabanın ileri gelen memur ve kasabanın ileri gelenleri daha geç vakitlere doğru öyleye yakın veya öyle üzeri çağrılırlar. Dolmadan çıkanlar soluğu kulüpte alırlar. Her kes halinden memnundur. Yeni gelenleri içerdekiler güler yüzle karşılar ve hemen saatlerine bakarlar. Acaba vakit geldi mi? Biri uzaktan seslenir:

-Haydi dolmaya giden var mı? Haydin.

-Ve böylece yeni bir parti daha dolmanın yolunu tutar.

DAVULCU AHMET

Büyük şehirler de oturanların, alıştıkları bazı sesler gürültüler vardır. Örneğin İstanbul da Kadıköy- Pendik arasında oturanlar banliyö treninin sesine alışmışlardır. Bu sesi hiç yadırgamazlar. Aksine sesin kesildiğini düşünün. O onlar için büyük bir boşluktur.

Boğazda oturanlar, motor sesine alışmışlardır. Vapur sesleri ile vakitlerini ayarlayan bile olur.

Bir kenara sıkışmış kalmış kasabanın sesi olumu diyeceksiniz. Evet olur. Davul sesi!

Sabahleyin en erken saatte uyanırsınız. Pencerenizin dibinde bir davul gümbürder. Bu davulcu Ahmet in davuludur. Çevrenizde bir düğün var demektir. Çok erken saatte davulun sesi duyulur. Ahmet davulun ustasıdır. Öylesine çalar. Pencerelerinizin zıngırdadığını görürsünüz. Gümbürde güm. Gümbürde güm.

İlk zamanlar uyuyamazsınız. Davul sesi bazen azalır, bazen pencerenizin dibine kadar sokulur. Alçalır, yükselir, donuklaşır, perde perde uzaklaşır.  Tekrar yaklaşır. Nihayet sizi kavrar. Bundan sonrası kolaydır. Artık bu sesle arkadaş oldunuz demektir.

Kasaba da düğün olmadığı günler pek azdır. Zaten davul bir tek gün değil, günlerce çalar. Bir düğün ile ikincinin arasında bir hafta da olsa, iki düğün birbirine girmiş demektir. O halde davul sesi fasılasız devam edecektir.

Ahmet in davuluna bazen kasabanın bandosu da katılır.  Ne çaldığı bir türlü anlaşılmayan bu takımın da bir davulu vardır. Ama bu davulu bir ihtiyarcık çalar. Bazen davulun sesini, diğer çalgıların bastırdığı olur. Ama Ahmet in davulunu asla.

Davulcu Ahmet’i düğün alayının başında görmelisiniz. Daima en öndedir. Karayılan kadar kıvrak ve güzel çalamaz ama, onun kadar dinç çalar. Yolda giderken sağını solunu mutlaka kollar. Yanından geçenleri yandan gözler. Bir topluluğun kendisini değil de alayı seyrettiğini gördü mü, ilgiyi çekmek için canlanır. Davulunu başının üstüne kaldırır; indirir, eğilir, bükülür. Davul üstte, o altta güreşir. Döner, kıvrılır, tekrar dikilir. Yükselir hızlı hızlı vurur. Davulu şimdi patlayacak dersiniz. Sizin ilginizi çekti mi alayı durdurur. Davulunu savurarak alaya meydan açar. Sonra ortaya döner. Bütün heyecanı ve isteği ile davula vurur vurur.

Kafanız da patlayan gümbürtüye hemen alışırsınız. Halkayı çoğaltır, büyültür. Ahmet in etrafını sararsınız. Artık davulcunun isteği olmuştur. Artık davulunu sizi dinletmek için bütün hünerini ortaya döker. Sesi önce öylesine yükseltir ki gök gürlüyor sanırsınız. Sonra birden davulun sizden uzaklaştığı zannına kapılırsınız.  Oysaki Ahmet yine ortadadır. Ses perde perde uzaklaşır, tekrar yakınlaşır, gümbürder, yalvarır, emreder. Nara atar, oynayanları çileden çıkarır. Bu sırada etraftan veya oyunculardan beğeni sözleri işitmeye görsün Ahmet! Eh o zaman kendisi de oyuna katılır.  Coşar, oynar, oynar. Ter içinde kalır.

Dini bayramlar, Ramazan bütün bir ay, düğünler, güreşler, milli bayramlar da Ahmet in davulu bütün kasabayı ayağa kaldırmaya yeter de artar bile.

Böylece kasabaya geldiğiniz ilk haftalar da bu davulun sesini çok yadırgarsınız. Sabahın ilk saatlerinde onur gümbürtüsü ile uyanır, gecenin geç saatlerinde başınızı yastığa koyduktan sonra dahi, sesle uyanık kalırsınız. Ama bir iki hafta geçti mi sese öylesine alışırsınız ki, onsuz kasaba boşalacak sanırsınız. 

Bazen Ahmet in yakın köylere gittiği olur. Kasabanın havası birden sakinleşir. Hiç ses almamak, ne fenadır. Yalnızlık birden üstünüze çöker. Ahmet’i ve davulunu ararsınız. Garipleşirsiniz. Velhasıl davul sesi kasabanın bir süsüdür. Kasaba onsuz olamaz.  

Derleyen: Mustafa Yolcu 17.01.2018

myolcu53@gmail.com

 

28 Kasım 2017 Salı

İSKİLİP Lİ ŞEYH MUHAMMED MUHYİDDİN YAVSİ

İSKİLİPLİ ŞEYH MUHAMMED MUHYİDDİN YAVSİ 
(Ö. 920 1524)'dir. Bir Risalesi ve Risalede Geçen Hadislerin Tahric ve Değerlendirmesi Ahmet YILDIRIM Yrd. Doç. Dr. Süleyman Demirel Ü. İlahiyat Fakültesi 


Milletleri n geleceğine güvenle bakabilmesi, ilmi ve fikri yönden gelişmesi ve ilerlemesi, geçmişteki kültür mirasını çok iyi bilmesine ve ondan istifade etmesine bağlıdır. Kültür mirasını tanıyamayan milletlerin egemen kültürlerin etkisin ‘de kaldığı bilinen sosyolojik bir gerçektir. Bu bağlamda bizlere düşen, kendi kültür mirasımızı olduğu gibi ortaya koyup yeni nesillerin bundan istifadesini sağlamaktır. Bu kültür mirasının en önemli unsurlarından biri ’de o kültürün yetiştirdiği büyük şahsiyetlerdir. 
Osmanlı Devletinin yükselme döneminin en meşhur ilim, fikir ve tasavvuf şahsiyetleri arasında yer alan İskilipli Şeyh Muhammed Muhyiddin Yavsi bunlardan biridir.' İskilipli Şeyh Yavsi'nin birçok eseriyle birlikte, daha önce yapılan iki çalışmada işaret edilen bir risalesi bulunmaktadır. Bu Risale kısa olmakla birlikte üç noktayı ortaya koyması bakımından dikkatimizi çekmiştir.
1.Tasavvufi seyr-u süluk’ da ilgili kısa ve özlü bilgiler vermesi. 2. Kısmen de olsa tasavvufla ilgili öz eleştiri yapması. 3. Risalede geçen hadislerin kaynak değeri. Biz de bu çalışmamızda önce bu zat hakkında bilgi vermeye, Arapça olarak kaleme aldığı risalesini tanıtmaya ve risalede geçen hadislerin tahric ve değerlendirmesini ortaya koymaya çalışacağız.
 İskilipli Şeyh Muhammed Muhyiddin Yavsi, meşhur müfessir ve Osmanlının en büyük Şeyhülislamlarından Ebusuud Efendi'nin babasıdır. Nis besinden de anlaşılacağı üzere Yavsi'nin İskilip te doğduğu kabul edilir. Yavsi'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekte ve hiçbir kaynakta konuyla ilgili bir bilgi de bulunmamaktadır. Ancak Yavsi'nin en erken 859/1454, en geç 864/ 1459 tarihleri arasında doğmuş olması muhtemel görülmektedir.' Soy kütüğünde babasının adı Mustafa, dedesinin ise Muhammed'dir.
Kaynaklar dedesinin Semerkant'ta Mavera Ün nehir Genel Valiliği yaptığı sırada Uluğ Bey'e (Ö.853/1449) hizmet ettiği ve onun Doğancı başı lığı görevini üstlendiği. Amcası Ali Kuşçu'nun (Ö.879/1474) da astronomi tahsilini Semerkant'ta yaptığı kaydetmektedir." Bu bilgilerden hareketle Yavsi'nin dedesi ve babasının Anadolu'ya, Mavera ün nehir bölgesinden geldiğini söylemek mümkündür. Yaşadığı dönem Osmanlı Devletinin hem siyasi ve coğrafi yönden hem de ilmi ve fikri yönden zirvede olduğu bir dönemdir. 
Yavsi üç Osmanlı Sultanının hüküm sürdüğü bir devrede yaşamıştır. Bu Osmanlı Sultanların saltanat süreleri sırayla şöyledir: Fatih Sultan Mehmet (1451-1481), II. Bayezid (1481/1512), 1 Selim 0512-1520). Bu dönemin siyasi ve coğrafi yönden en büyük olayı, İstanbul 'un fethidir. İlim ve fikir hayatına büyük katkısı olan Sahn-ı Seman Medreseleri de bu dönemde açılmıştır Bu medreseler o dönemin ilmi ve fikri hayatının canlı kalmasında önemli rol üstlenmişler ve etkinliklerini, dini ilimlerin yanında müspet ilimlere ait dersleri de okutarak sürdürmüşlerdir. Dini hayat da bu dönemde canlı ve hareketlidir. Ülkede mevcut olan fikri' müsamaha sonucu ilmîye sınıfı hemen hemen her türlü fikri rahatlıkla tartışırken, bu arada tasavvufi cereyanlar da yayılma fırsatını bulmuştur. Ayrıca bu dönem Osmanlı toplumunun tasavvufla haşir neşir olduğu bir dönemdir. Bay ramiye Tarikatı bu dönemde en parlak devrini yaşamış, Yavsi de bundan nasibini alarak bu tarikata girmiştir. 
Anılan bu hususlar Yavsi'nin ilmi, fikri ve tasavvufi yönden yetişmesine etki etmiş, yaşadığı topluma bu yönleriyle hizmette bulunmuştur. İlmi yönden amcası Ali Kuşçu'dan istifade etmiş, hatta kaynaklarda hadis rivayetiyle ilgili icazetini, amcası Ali Kuşçu'dan aldığı şeklinde bir kayda da rastlanılmaktadır. Ayrıca Ali Kuşçu ile birlikte II. Murad dönemi âlimlerinden Alâeddin Ali Tusi'den de ders aldığı zikredilmekte’ dir. Yavsi amcası Ali Kuşçu vefat ettikten sonra, tasavvufa yöneldi ve ilk olarak Alaaddin Ali Tusi ve Şeyh Muslihid’din Koçevi’nin yanında tasavvuf eğitimi aldı. Sonra Şeyh İbrahim Kayseri'ye (Ö.887/ 1482) intisap edip, kendisinden manevi ilimleri öğrenerek, ondan tarikat ve irşad icazetini aldı." Bu yönüyle Yavsi gerek dini ilimlerde ve gerekse tasavvufta kendini iyi yetiştirmiş, dönemin en meşhur mutasavvıfları arasına girmiştir. Bursalı Mehmet Tahir onun ilmi yönünü belirtmek maksadıyla "zü'l-cena heyn ulemadandır ifadesini kullanmıştır. Taşköprü zade de onu el-Âlim el-Arif-i billah olarak vasıflandırmaktadır."
 Şeyh Yavsi 920/ 1524 yılında İskilip’te vefat etmiştir. Türbesi de kendi adına yaptırılan caminin içindedir.
l

20 Kasım 2017 Pazartesi

BURSA DA BİR İSKİLİP Lİ- AHMET NECATİ BARDAKCI

BURSA DA BİR İSKİLİP Lİ- AHMET NECATİ BARDAKCI  

1953 Yılında Bursa’ da doğan Ahmet Necati, İskilipli ailenin çocuğudur. Babası lokantacılık yaparak, geçimlerini sağlamıştır. Kiralık evde otururlar. Dört kişilik aile, babalarının geliri ile zor geçinir. Kahraman anne, babasının getirdiği kazancını yetirmeye çalışır. Fırsat buldukça iki çocuğunun elinden tutar, Bursa Ulu Camiine götürür. Gelip giderken de çocuklarına nasihat ederek, doğruluğu dürüstlüğü aşılamaya çalışır.

Ahmet, ilkokul 5. Sınıfı İskilip’te, Azmi millî ilkokulunda okur. İlkokuldan mezun olunca, tekrar Bursa ya döner. Ortaokula başlayınca hem okula devam eder, hem de çarşı da pazarda bir şeyler satarak ailesine katkıda bulunmaya çalışır.

Ortaokuldan sonra, ticaret lisesine kayıt olur. Lise’ de okurken, akşamları düğün salonun da fotoğrafçılık yapmaya başlar. Bursa’nın fotoğraflarını çeker.  Elinde halen, Bursa’nın 1970 li yıllarına ait, birçok fotoğraf bulunmaktadır. Bu arada tanıdığı marangoz dükkânında çalışarak, sanat öğrenir. Kapı pencere kasası montajına gider. Okul, marangozluk, resim çekme. Bu üçünü de aynı döneme sıkıştırmıştır.

Bütün gücü ile çalışır ama ekonomik olarak işlerini düzene sokamamıştır. Sevgili annesini rahat ettirememiştir.

Ulu camiye gider. Namazını kıldıktan sonra, caminin arka tarafında bulunan “ Hızır aleyhis selamın yazdırdığı söylenen” VAV harfinin önünde dua ederek, Cenabı Allahtan sıkıntılarının giderilmesi için dua eder.

Ertesi günü yerel bir gazete de, 240 dairelik bina inşaatının ahşap doğramasının yaptırılacağı haberini okur. Hemen görüşmek için, belirtilen inşaat firmasına gider. Birçok insan, firmanın sahibi ile görüşmek için sıra beklemektedir. Görüşmek için sıra da bekler. Diğer bekleyenlerin görüşmeleri bitmiş, sıra Ahmet’e gelmiştir. Patron içerden bağırır” Görüşmek için bekleyen var mı? Genç birisi bekliyor denilince, gelsin der. Karşısında 18 yaşlarında birisini bulur. Ha uşağum niye geldin? Diye sorunca Ahmet- “ ben ilan verdiğiniz 240 dairenin doğramasını yapmak istiyorum.” Der. İşyeri sahibi- “ Sen çok gençsin. Yanına bu işi yapabilecek, tecrübeli birini bulursan işi sana veririm.” der.

Ahmet, marangoz atölyesi de bulunan bir usta ile anlaşarak, birlikte müteahhide giderler. Müteahhit işi bunlara erir. 18 ayda bitirmek üzere anlaştıkları işi, 9 ayda bitirip teslim ederler. İşin bitiminde marangoz makinaları, kerestesi, sermayesi olur. Bundan sonra alacakları işte de bu iş referans olur. Bu dönemlerde Bursa da çekirge semti, yeni yapılanmaktadır. Yeni yapılan evlerin, çoğunun doğramasını Ahmet yapar. Yeri gelir, rampa da bulunan evlere doğramayı sırtında taşır. Bu şartlarda para kazanır, çevre edinir.

Bu işten sonra Bursa da, beyaz eşya ve mobilya satış mağazası açar. Çevresi ve tanıyanları çoğalmıştır. Mağazasına düğün alış verişi yapmaya gelirler. Toplam fiyat ortaya çıkınca, ödemeyi nasıl yaparız diye sorun çıkar. Ahmet nereli olduklarını sorup, köyleri Bursa’ya yakın ve gelişme sahasında ise, arazi karşılığında malı vereceğini söyler. Belki de Bursa’da, bartır sisteminin ilk uygulayıcısı Ahmet olur. Bu durum mal alıcılarının da kolayına gelir. Bir bir gayrimenkul alırken, Ahmet’in dönümlerce arazisi olur. Bunların çoğunluğu ’da zeytinliktir.

Ahmet inşaat işine de girer. Binaları yapıp satar. Fırsat buldukça da gayrimenkul yatırımına devam eder. Hiç bir zaman geldiği yeri unutmaz.  Har vurup harman savurmaz. Çocukları ’da kendisi gibi mütevazı bir hayat sürer. Ne oldum delisi olmamışlardır. Sabah saat 5-6 da tarlanın başına gidip, bakımını yaptırır. Akşam da 9-10 da evine ancak döner. Dostları ziyaretine geldiğinde, onlarla birlikte olacak zamanı da bulur.

Ahmet’in resim çekme alışkanlığı, dost ve akrabaları ile hatıralarını videoya çekme alışkanlığı devam ediyor.

Ahmet’in örnek alınacak çalışma azminin, okunması için bu yazıyı kaleme aldım.

Kendisine sağlık, sıhhat, afiyet diliyorum.

Mustafa Yolcu- 8.9.2017

Myolcu53@gmail.com