23 Ocak 2020 Perşembe

BEZ BEBEK




 BEZ BEBEK 

Eşi öldüğü için, üç çocuğuna bakma mücadelesi veren bir hanımın hatırasıdır.
Ankara- Kızılay’da bir iş yerinin personel yemeğini yapıyordum. Akşam olup trenle Sincan’a gidince, direk eve gitmiyor, hastası olan, doğum yapan, bana ihtiyacı olan komşularımızın evine uğrayarak, onlara yardım ediyordum.

Bir gün, evinde iki kız çocuğu olan komşumuzun evine uğradım. Beni görünce sevindiler. Nasılsınız diye sorduğumda, küçük çocuklarının sokakta, bir çocuğun elinde naylon bebek gördüğünü, kendisinin’ de o bebekten istediğini. Bebeği alamadıkları için, ağlayarak uyuduğunu. Çocuğun şimdi de ateşlendiğini söylediler.

Önceden evlerde bez ve kumaş parçası torbası olurdu. Bez torbanız var mı? Diye sordum, var dediler. Bez torbasını getirdiler. Bebek yapabileceğim büyüklükte iki parçayı aldım. Bezin üzerine bebek resmi çizip, iki bezi birlikte kesip dikip, içini bez parçaları ile doldurdum. Bebeğe renkli ipler ile kaş, göz, ağız yaptım.

Bu arada büyük çocuk, “teyze benim bebeğim nerde? “diye sordu. Bu yaptığım bebekle oynarsın dediğimde “ama kardeşim bebeğini bana vermez ki.” Dedi. Bende “kızım senin bebeğini yarın akşam yapacağım.” dedim. Böyle deyince sustu, sesini çıkarmadı. Uyuyan çocuk uyandı ve bebeğini gördü. Çok sevindi. Hemen bebeğini bacaklarının üzerine koyup, üzerine bezleri koyarak yorgan yaptı. Bebeğini sallayarak uyutuyordu.

Ertesi günü akşamı iş dönüşü, komşulara yine gittim ve büyük çocuğun bebeğini de yaptım.
 Evde ikisi birlikte, bebekleri ile oynuyordu. İki sene sonra biz o evden ayrılarak, başka mahalleye taşındık.

Çocukların babası öğretmendi. Onların ’da memleketleri Söke’ye tayini çıktı. Bu eski komşumuzla, bir süre irtibatımız kesildi. Çocukların ikisinin de evlendiklerini duydum.

Bodruma, bir tanıdığımın davetlisi olarak gitmiştim. Bodrumdan dönerken, Söke’ye uğradım. Komşumuz beni, Söke’nin terminalinde karşıladı. Evlerine gittik. Evlendirdikleri iki kızı’ da geldi. Çocuklar sohbet sırasında, onlara yaptığım bez bebeği anlatarak- “teyze bizim çocukluğumuz, sizin yaptığınız bez bebekle geçti. O bebekleri çok seviyorduk. Taşınma sırasında, bebekleri kaybettik.” dedi.

Bir bebekle bile çocukluk geçiyordu, bir bebekle bile mutlu oluyorlardı. Şükrediyorlardı. Şimdi çocukların, odalar dolusu oyuncakları var, doyum yok. Şükür yok. Mutlu olmuyorlar. Aradaki farklılık bu.

Şimdiki çocukların şanssızlıkları ise, sokakta oynayacak arkadaşları yok. Cumartesi, pazarları yok. Okul, sonra’ da kurs arasında at gibi koşuyorlar. Elleri toprağa değmiyor. Arkadaşı ile oturup sohbet etmiyor. Evde boş vakitlerinde, telefon veya tabletle oyun oynuyorlar.

Yeğenim Ankara’da, büyük bir kolejde çalışıyordu.  İlk okul çağındaki çocukların cebinden, tomarla dolar çıkıyor diyordu.  Bu çocukların en büyük eksiğinin ise, anne ve babalarının çocukları ile yeterince ilgilenmiyor olması idi. Sanki verdikleri dolarlar onları mutlu etmiyordu.

Keşke çocuklarımız, torunlarımız doya doya çocukluklarını yaşasa. Yarış atı gibi koşturulmasa. Arkadaşları olsa ‘da sokakta oyun oynasalar. Elleri toprağa değse. Toprakla ağaçla yan yana gelseler. Kuşlarla konuşsalar. O zaman daha mutlu olurlar.

Mustafa Yolcu- 18.1.2020


12 Ocak 2020 Pazar

VALİNİN HATIRALARI






VALİNİN HATIRALARI

Valiliğin, Kaymakamlığın toplumumuz’ da ayrı bir yeri olduğuna inanıyorum. Bu sebeple, Siyasal Bilgiler fakültesini bitirip, kaymakam olamamak içimde bir uhdedir.

Talebelik yıllarımda, Ankara- Cebecide Siyasal Bilgiler fakültesi öğrencilerinin çoğunlukta olduğu, Cumhuriyet yurdunda 1,5 yıl kalmıştım.
Siyasal Bilgiler Fakültesin’ den birçok arkadaşım oldu. Bunlardan kaymakam, vali, müsteşar, milletvekili olanlar oldu. Halkla iç içe olmak, onların sorunları ile uğraşmak apayrı bir duygudur. Vatandaşın sorununu çözdüğünüzde, onlarla mutlu olursunuz. Soruna müspet bir çözüm bulamadığınızda, vatandaşla birlikte üzülürsünüz.

Herkes evinde istirahatte iken, mülki idarecilerin uyumadığı, görevinin başında olduğu zamanlar olur. Görevli bulundukları yerin, her şeyinden sorumlulukları vardır. Bayrama memleketlerine gidemezler, istedikleri zaman tatile çıkamazlar. Görevleri günlük sekiz saat değil, 24 saattir. Bütün bu saydıklarım duyarlı bir yönetici içindir. Aksi durumda, kendileri protokol temsilcisi olurlar, görevi yardımcıları yürütür.

Bir vali şunları anlatmıştı:
Bir gün makama, ilimizde 15 yıldır görev yapan bir öğretmen geldi. Kendisine çay ikram ettim. İsteğin var mı diye sorduğumda- “Valim size iki ayrı bakanın selamını getirdim. Milletvekilimizden de selam getirecektim, meşgulmüş görüşemedim.” Dedikten sonra; “Vali Bey, beni ilimize milli eğitim müdürü olarak görevlendirirseniz memnun olurum.” Diye konuşmasını bitirdi.

Kendisine sordum: Sen kaç yıllık öğretmensin?
- “15 Yıllık öğretmenim.” Dedi. Bende kendisine, yazık senin okuttuğun öğrencilere, görev istenmez verilir. Hak etseydin, seni görev yaptığın okulda müdür yaparlardı. Sen okulunda müdür bile olamadan, Milli Eğitim Müdürü olmak istiyorsun.” dedim. Makamdan kendisini gönderdim.

Yine bir vali bey şunları anlattı:
Görev yaptığım şehirde yumurta hırsızlığı olmuş, 13- 14 yazlarında olan hırsız yakalanmıştı. Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş, unutulmuştu.
Bir akşam eve gittiğimde hanım- “Gönderdiğin yumurtayı getirdiler.” Dedi. Şaşırdım- “Ne yumurtası hanım, ben yumurta göndermedim.” Dedim. Benim çarşıdan bir şey alıp eve göndermek, iş yoğunluğum sebebi ile mümkün değildi. Kim getirdi diye sorduğumda, bir delikanlının getirdiğini söylediler.

Ertesi günü Valilik Konağının kapısında görevli memura, eve yumurta getiren kişiyi bulmalarını, valiliğe getirmelerini söyledim. Yumurta getiren delikanlıyı bulup makama getirdiler. Kendisine:
“Evladım bu yumurta neyin nesi, bizim eve niye yumurta getirdin?” Dedim.
“Sayın valim, birkaç yıl önce ben yumurta çalıp yakalanmıştım. Emniyette
sizinle karşılaştık. Bana “evladım niye hırsızlık yaptın “diye sorarak, bana bir daha hırsızlık yapma diye nasihat vermiştiniz. Ben o gün çok utanmış, hapishanede yatarken de yaptığım hırsızlığın pişmanlığını yaşamıştım. Hapishaneden çıktığımda, valime bir koli yumurta götüreceğim diye kendi kendime söz verdim. Yumurtayı direk size getirseydim, kabul etmezdiniz. Bende siz gönderdiniz diye yumurtayı, eve götürüp teslim ettim.” Dedi.

Ne diyeceğimi şaşırmıştım ama, delikanlının duyguları çok hoşuma gitti. Çay ısmarladım, birlikte çay içtik. Bende, yumurta için teşekkür ederek, zorla parasını kendisine verdim. Bu olayı unutamıyorum.


Başka bir Valide hatırasında; Urfa’da Vali idim. Odamın penceresinden dışarı bakınca, Valiliğin bahçesinde baba ile kızının tartıştığını gördüm. Babası durmadan sigara içiyor, oturup kalkıyor, kızına bir şeyler söyleyip ikna etmeye çalışıyordu.

Tartışmalarını merak ettim. Görevlileri çağırarak, baba kızı odama getirmelerini söyledim. Gidip getirdiler.

Babasını odama alarak, kızı ile tartışmalarının nedenini sordum.  Baba önce tartışmadıklarını söyledi. Sonra konuyu anlatarak “Kızımı berdel verip, evlendirmek istedim.  Ama kızım bu evliliği kabul etmiyor. Onu iknaa etmeye çalışsam da iknaa olmuyor.” Dedi.

Bu sefer kızını çağırarak, aynı soruyu sordum. Kızı’ da aynı şeyleri söyledi. Babasına zorla evlendirmek olmayacağını, oğluna kızını alacakları aileyi çağırtıp, bu evliliğe berdel olmadan razı etmeye çalışacağımı söyledim.

Görevliler, karşı tarafta bulunan kızın babasını alıp valiliğe getirdiler. Kızın babasına, berdel olmadan bu evliliği sağlamalarını söyledim. Kızın babası da razı oldu. Evliliği kabul etti. Böylece zorla yaptırılmak istenen evliliğin önüne geçmiş oldum.

Bu hatıralara, başka yazı ile devam edeceğim.

Mustafa Yolcu- 8.1.2020


                                     


31 Aralık 2019 Salı

İSMAİL KEMAL ALPSAR



İSMAİL KEMAL ALPSAR
1873’te İskilip’te doğmuştur. Babası İskilip tüccarlarından Alpsar zade Şakir Efendi, annesi Hafize Hanım’dır. Fransızca bilen İsmail Kemal Bey; (29 Mayıs 1944) Vefat tarihi, özlük dosyasında, 15.12.1943 olarak görülmektedir.

 İstanbul Çiçek pazarı Rüştiyesinde orta, Der Saadet İdadisi (İs­tanbul Lisesi'nde) lise öğrenimini tamamladı. Ağus­tos 1894'de Mülkiye'nin Yüksek Kısmı'ndan "iyi" derecede ile mezun oldu. Kasım 1894’te Ankara Vilâ­yeti Maiyet Memurluğuna tayin edilerek devlet hizmetine girdi. Burada stajını bitirdikten sonra bir süre ’de, Ankara İdadisi Tarih, Kitabet' (Resmi Yazışma), Kavaidi-i Türkî (Gramer) Dersleri Muallim­liklerini ve Nallıhan Kazası A'şar İhale Memurluğu ‘nu, Haçin (Kadirli) Kazası Kaymakam Vekilli­ğini ifâ ettikten sonra Kaymakamlığa terfi etti. Ni­san 1897'de Mecitözü, Eylül 1901'de Ayvalık, Ekim 1902'de Merzifon, Temmuz 1905'te Söğüt Kazaları Kaymakamlıklarına atandı.
Bu arada bir süre de Ertuğrul (Bilecik) Mutasarrıf Vekilliği yaptı. Ehliyet ve başarısı göz önüne alınarak (Vali yardımcısı) mutasarrıflığa yükseltildi. Nisan 1907'de De­nizli, Ağustos 1909'da Yozgat, Mayıs 1911'de Kütahya Sancakları Mutasarrıflıklarına (İskilip Ulu Camiindeki mihrap çinilerini hediye olarak gönderdi. A.E.); 1914'te beş ay kadar Bursa Vali Vekilliği'ne; Eylül 1915'te Maraş, Ekim 1916'da Tokat Sancakları Mutasarrıflıklarına getirildi. Son vazifesinde iken valiliğe terfi etti.
Mayıs 1918'de Sivas Valiliği’ne atandı. Ocak 1919'da birinci Dâmât Ferit Paşa Hükümeti tarafından. 19 Vali ile, Sivas Valiliği’nden azledildi. "Ermeni Tehciri" ile suçlandırıldı; tutuklanarak İngiliz Kumandanlığı'nca Halep'e sevk edildi. Beş ay Halep'te tutuklu olarak kaldıktan sonra Damat Ferit Kabinesi'nin düşmesi üzerine muhakeme edilmek için Maraş'a sevk edildi. Ma­raş Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan muhakemesi sonunda beraat etti.
Ekim 1919'da ya­pılan seçimlerde, Çorum Mebusu olarak Meclisi Mebusuna girdi. 16 Mart 1920'de İstan­bul'un işgali ve Meclis'in dağıtılması üzerine tevkif edileceğini anlayınca, gizlice Anado­lu'ya kaçtı. Çorum'un İskilip Kazasında "Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti" Reisliğini yaparak, Millî Mücadele sonuna kadar "Millî Davaya hizmet etti. Bu görevde iken Türkiye Büyük Millet Meclisi II. Dönem seçimlerine katılmıştır.5 Temmuz 1923’te yapılan seçimlerde 542 oy alarak Çorum’dan milletvekili seçilmiştir. 11 Ağustos 1923’te meclise katılmış ve 12 Ağustos 1923’te mazbatası onaylanmıştır.

Dâhiliye, Memurin Muhakemât, Ziraat, Nizamname-i Dâhilî ve Posta Telgraf Komisyonu üyeliklerinde bulunmuştur. Meclis adına Adana’nın kurtuluşuna katılan heyette yer almıştır.
Askerlere tarım aletlerinin kullanımının öğretilmesi, Göğeri Aşarı, İlköğretim Kanunun değiştirilmesi, yol mükefelliyeti ve Çorum Sungurlu Çerikli yolunun genel yollar programına alınması hakkında kanun teklifleri, çeşitli üç konuda önergesi, Genel Kurul’da 49 konuda 121 konuşması vardır.
“Aşarın kalkmasını istemek cinayettir.” demiştir. Memurin Kanunu ve Gögeri aşarı hakkında soru önergeleri vermiştir.

Mebusluğu 3., 4., 5. dönemlerde de devam etti. Çorum Mebusu iken 13 Kasım 1942'de Ankara'da Hakkın rahmetine kavuştu. Evli olup iki erkek evlât babası idi. Fransızca bildiği sicilinde yazılıdır. 1908’de “Ûlâ” rütbesinin 2. sınıfına terfi etmiş; 1909'da tebdilen 2. rütbeden "Mecîdî"; 1917'de tebdilen 3. rütbeden "Osmâni" Nişanları, 1915’te de "Gümüş Donanma" Madalyası, Milli Mücâdeledeki hizmetlerine karşılık "Kırmızı şeritli İs­tiklal Madalyası" ile taltif edilmiştir.
İsmail Kemal Alpsarın oğlu Edip Alpsar; (d. İskilip 1902 - ö. 29 Eylül 1977) Türk devlet adamı ve milletvekilidir.
1902 yılında İskilip’te İsmail Kemal Alpsar'ın oğlu olarak doğdu. Lise eğitiminden sonra Almanya'ya bankacılık eğitimi almak için gitti. Stuttgart Ticaret Akademisini bitirdi. Türkiye'ye dönünce bankacılık ve tarım ile uğraştı. İskilip'te Kızılırmak kenarında kendi adıyla günümüzde bile anılan örnek bir tarım işletmesi kurdu. Merkez Bankası Emisyon Müdür Muavinliğinde bulundu. Babası İsmail Kemal Alpsar'ın ölümünden sonra onun yerine İskilip kontenjanından iki dönem olmak üzere VII. ve VIII. dönemlerde Çorum Milletvekilliğinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti ilk kâğıt paralarında imzası vardır.
DERLEYEN-MUSTAFA YOLCU- 30.12.2019




12 Aralık 2019 Perşembe

NE OLACAK BU MİLLETİN HALİ


NE OLACAK, BU MİLLETİN HALİ

Arkadaşımla sohbet ederken, toplumun halini konuştuk. Birçok nokta ’da işin şirazesinden çıktığını, değer yargılarımızın bozulduğunu konuştuk. Ümitsizlik hat safhaya ulaşmıştı. İyi olan özelliğimiz kalmamıştı.

Kendimizi bıraktık, çocuklarımızın, torunlarımızın hali ne olacak? Kafamızı bu sorular, doldurmaya başladı.

Arkadaşım bir anekdot anlattı. Şehrin birinde, sözüne güvenilir, arkasından gidilir alim varmış. İnsanlar sorunlarını ona anlatır, oda latif lisanı ile yol gösterirmiş. 
Su ihtiyaçlarını gidermek için, kırbalarla hayvan sırtında su taşırlarmış. Alimin biraz yaramaz olan oğlu, hayvanlara sokulur iğne ile kırbayı delermiş. Tabi su yere akmaya başlar, insanlar güç duruma düşermiş. Bunu alimin oğlunun yaptığını bilirlermiş ama alime’ de durumu söyleyemezlermiş. 

Bir gün birisi durumu, alime aktarmış. Alim oğlunun yaptığını duyunca, hanımının yanına gitmiş. “Hanım bizim oğlan, böyle böyle yapmış diye durumu aktarmış. Biz ne yaptıkta, bizim oğlan böyle yapıyor? “Diye sormuş. İkisi ’de düşünmüşler. Hanım demiş ki” beyim, ben bu çocuğa hamile iken, komşumuzun bahçesindeki nara aşerim geldi. İğne alıp narın yanına giderek, narı iğne ile deldim çıkan suyunu emmeye çalıştım. Aşerim’ de böylece gitti” demiş.

Alim anladım demiş. Senin bu yaptığın yanlış, çocuğumuzun şimdi bu davranışına neden oluyor. Gidip komşularına durumu aktarıp, helallik dilemişler.

Bayındırlık bakanlığın’ da çalışırken, sabah işime gittiğimde dairedeki arkadaşların bizim oda da bir masanın etrafına toplanıp, sohbet ettiklerini gördüm. Ülke sorunlarını konuşuyorlar, hataları tespit ediyorlar, yanlış yapanları laf ile görevden alıyorlardı.  Ben konuşmalarına hiç katılmadım. Masama oturup, sadece konuşulanları dinledim. 

Arkadaşların konuşmaları bitti. Mesaiden en az, yarım saat çaldılar. Tam dağılacaklardı onlara dedim ki- “Arkadaşlar konuşmalarınızı dinledim. Tespitleriniz de haklı olabilirsiniz ama size bir şey sormak istiyorum. Hangimiz rüşvet yiyor, hangimiz yemiyor? Hangimiz devletten aldığı maaşı hak ediyor, hangimiz hak etmiyor? Bu sorulara müspet cevap veriyorsak, eleştiride haklısınız. Müspet cevap veremiyorsak, kimseyi eleştirmeye hakkımız yoktur.” Ben bunu söyleyince, kimse cevap vermedi. Odadan çekip gittiler.

Şu anda toplum olarak problem yaşıyorsak, bunda bizim ’de dahlimiz vardır. Biz hak ettiğimiz ile yönetilir, hak ettiğimizi buluruz. Toplum olarak hepimizin, otokritik yapıp nerede yanlış yaptığımızı anlamamız gerekiyor. Toplumdaki bu çöküşün nedenini bulmamız gerekiyor. 
Evlat ana babasını, kardeş kardeşi dinlemez, el uzatmaz olmuş. Komşuluk kalmamış. Yardım etmek ortadan kalkmış. Kimse kimseye güvenmiyor. Bu nereye kadar gidecek. Bu ip, bu sıkleti ne kadar taşıyacak.  

Umutsuz olmak istemiyorum ama, artık bir şeylerinde iyiye gitmesi gerekiyor. 
Dilerim işler iyiye gider. Kötü gidiş son bulur.

Mustafa Yolcu- 10.12.2019


13 Kasım 2019 Çarşamba

İSKİLİP' E GEZİ TURU




İSKİLİP’E GEZİ TURU

Ankara’dan İskilip’e tur düzenlenmişti. Tura katılanların yarısı İskilipli, yarısı yabancı kimselerdi. İskilip’i merak etmişlerdi. Değişik yer görmek, lezzetler tatmak amacı ile İskilip’e geldiler.

Programlarında; tarihi yerleri, şekercileri, leblebiciyi, greyderi, Sakarya Mahallesi Pazarını gezmek vardı. Geziye katılanlar, bazı detayların dışında geziden memnun kaldıklarını bildirdiler.

İskilip’in kalkınabilmesi için, turizm en önemli faktördür. İskilipliler üretecek, İskilip’e gelenler tüketecektir. Bu arada Beypazarı örneğini biraz açalım. Oraya gittiğinizde, dükkân sahipleri sizi güler yüzle karşılıyorlar. Satmak istediklerinden, size ikram ediyorlar. Almanız önemli değil, bilgi edinin tadın diyorlar.

Bizim İskilip esnafının ’da bu seviyelere gelmesi lazım. Dükkanına gelene” beş kuruş ikram etmem. Fiyatı ne ise ondan alırsınız.” Demesi doğru değil. (Maalesef dükkanın birinde böyle demişler.) Bazı şehirlere böyle kalabalık gurup gittiğinde, sattıkları malın fiyatından indirim yapıyorlar.

Ben geçen hafta Nevşehir – Kozaklı ’da idim. Kaldığımız otelden bir kısım insan, pazara gezmeye gitmişlerdi. Pazarcılar fiyatlarından indirim yapmışlar. Öyle olunca’ da alışveriş yapmak istemeyende, alışveriş yapmış.

Bazı işyerlerinde aradıkları malı bulamamışlar. İmalatını yapamadıklarını söylemişler. Üretmeden neyi satacağız? İskilip’e nerden para gelecek?

Dolma konusun’ da itinalı olmalıyız. Dolmaya tereyağı yerine, zeytinyağı konulduğunu. Ucuza mal olsun diye, kalitesiz et kullanıldığı söyleniyor.
Soğan kavurma sırasında, siyahlaşan soğanın üzerine pirinç konulduğunda, dolma siyahlaşıyor. Dolma siyah olmaz. Açık sarı renkte olur. Bu konuya önem verilmiyor. Sofralardan üzüm hoşafı’ da kalkmış. Sofraya yalnız ayran ile, sirkeli ayran geliyor. Bütün bunların denetim altına alınıp, düzenleme yapılmasında yarar var.

Tur ile gezmeye gelenlerin gezip görecekleri yerlerinde, temiz ve düzenli olmasında yarar var. Tura katılanlar, gezilen yerlerin temiz olmadığından şikâyet ettiler.  Turizm diyorsak, temizlik ve temiz olması şart. Görevlendirilecek temizlik görevlilerinin, özellikle buraları ve parkı temiz tutmaları gerekir.

Kaymakamımız ve belediye başkanımızın, bu konuyu gündeme alması ve esnaf temsilcileri ile bu konuyu görüşmeleri, esnafı bilinçlendirmeleri gerekiyor. İskilip esnafımızın ’da Beypazarı esnafı seviyesine gelmesi, daha ileri gitmesi gerekiyor. Bu işe inanarak başlarsak, her şeyin daha iyi olacağını umuyorum.

İskilip dışında bulunan hemşerilerimizde, üzerine düşeni yapacaktır. Aman ha gayret, biraz daha gayret. İsteyelim ve yapalım.

Mustafa Yolcu- 13.11.2019


4 Ekim 2019 Cuma

NİHAT ARMUTCU ROPÖRTAJI


SPOR ADAMI, ANTRENÖR, İSKİLİP AŞIĞI NİHAT ARMUTCU ROPÖRTAJI

Mustafa Yolcu- Nihat bey, bize kendinizi tanıtır mısınız.

Nihat Armutcu-
01.03.1974 Tarihinde Eyüp-Naciye Armutçu çiftinin 3.çocuğu olarak, Kale boğazı mahallesinde dünyaya gelmişim.
Rahmetli babam Bayat’ın, Emirşah köyündendir. Annem ise İskilipli. Ben ve kardeşlerim İskilip'te doğup büyüdük.

İlkokulu eski adı Ulaş İlkokulu, yeni adı Ebussud Efendi ilkokulunda okudum.
Orta okul ve liseyi, İskilip Lisesinde okudum. 1992 Yılı lise Edebiyat bölümü mezunuyum.
1994 yılında, Niğde Üniversitesi BESYO (Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu) kazandım. Bu okul’ da4 Yıl eğitimi tamamlayıp, 1998 yılında Uzmanlık alanı Futbol, yardımcı uzmanlık alanı Güreş olarak okuldan mezun oldum.

1998 yılının 30 Eylül tarihinde, uzun uğraşlarla, İskilip Endüstri Meslek Lisesi'ne Beden Eğitimi öğretmeni olarak atandım.

1999 yılı Kasım ayı itibariyle, 271.Dönem Yedek Subay olarak İstanbul Tuzla Piyade Okul komutanlığında iç güvenlik eğitimi sonrası 2000 yılı Mart ayında Ağrı-Doğubayazıt 1.Mekanize Piyade Tugay komutanlığına Asteğmen olarak atandım.  12 Ay dağlarda, vatanım için gönüllü olarak operasyonlara katılıp, 2001 Mart ayında askerden terhis oldum.

Askerlik sonrası tekrar, İskilip Endüstri Meslek Lisesinde öğretmenlik görevime döndüm.
2007 yılında MEB (Millî Eğitim Bakanlığı) ve TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) yaptığı seçmelerle, Çorum ilini temsilen Çorum İl Okul Futbol Koordinatörü olarak Riva Milli Takım tesislerindeki eğitime katıldım. Eğitimi başarı ile tamamlayarak, Çorum MEB-TFF temsilcisi olarak çalışmaya başladım.

2009-2014 yılları arası Çorum Merkez de, Okul Futbol Sorumlusu- Altyapı Milli Takımlar Çorum Sorumlusu ve FTEM           Çorum sorumlusu olarak çalıştım. Ancak ilçemden ayrılmadan, bu 4 yıllık sürede Çorum’a gidip geldim.

2014 yılında, dönemin Milli Eğitim Bakanının Okul Futbol projesini iptal etmesi ile Çorum Merkez Endüstri Meslek Lisesine tayinim yapıldı. Yarım dönem çalışıp Öğretmenliği yapacaksam ilçemde yaparım diyerek, tekrar İskilip EML ye tayin oldum ve halen bu okulda gururla çalışmaktayım.
Evli ve 2 çocuk babasıyım.

M.Y- Futbolculuk kariyerinizden bahseder misiniz?

N.A- Futbola 1990 yılında İskilip Demirspor da futbola başladım. İskilip lisesi okul takımı ile futbola devam ettim.
Üniversite de sırası ile Niğde BİRKO A.Ş Spor- Niğde Belediye spor ve Bor Şekerspor takımların’ da top oynadım.
İskilip'te öğretmenliğe başladıktan sonra İskilip spor‘ da, kısa bir dönem futbol oynadım. Daha sonra dönem dönem, kurucusu olduğum İskilip gücün’ de oynadım.

M.Y- Antrenörlük kariyerinizden bahseder misiniz?
N.A.- 1998 yılında üniversite mezuniyeti sonrası, TFF den Antrenörlük belgemi aldım.  İskilip Esnaf spor da Genç takım antrenörlüğü ile kariyerime başladım.
2000 yılında Kolordu turnuvasında, Doğubayazıt Tugay Takımını çalıştırdım.
Askerlik sonrası İskilip spor Genç Takımında kısa bir dönem çalıştım.
2002 yılı ocak ayında dönemin Kaymakamı Sayın Turgay ERGİN, Belediye Başkanı Sayın Mehmet LOKUM ve şehrin ileri gelenleri ile görüşerek İskilip gücü Spor kulübünü kurduk.
İlk sezonumuzda 2.Amatör Kümede, şampiyon olarak 1.Amatör kümeye yükseldik.
2003 yılında TFF Erzurum A Lisans Teknik Direktörlük kursunu kazanıp, 35 günlük zor ve yorucu bir eğitimden sonra   bu kursu başarı ile bitirerek, Teknik Adam belgesini aldım.
2003 -2004 Sezonunda, TFF 3.liginde mücadele eden Çorum spor ‘da, profesyonel takım yardımcı antrenörü olarak sözleşme imzalayıp, burada 1 sezon çalıştım.
2004- 2011 yılları arasında, kendi kulübüm İskilip gücün ’de Teknik Sorumlu olarak çalıştım. 2009 Yılı aralık ayında Antalya / Mardan Spor Center da UEFA A Lisans Teknik Direktörlük kursuna katılıp, 24 Kursiyerden ilk 6 arasına girerek Çorum'un ilk UEFA A Lisans Antrenörü oldum.
2011 yılında, TÜFAD (Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği) Başkanı seçildim ve Türkiye'nin " En Genç Şube Başkanı " oldum.
2011-2014 yılları arası TÜFAD Başkanlığım döneminde, 23 Antrenörümüzün UEFA Kurslarına başvurusunu yaparak belgelerini almasına yardımcı olduk.
2011 yılında BAL (Bölgesel Amatör Lig ) be mücadele eden Çorum Belediye spor ‘da,   Sportif Direktörü olarak çalıştım.  
2011-2012 Sezonunda İskilip gücü olarak, 37 yıl aradan sonra 1. amatör küme Çorum Şampiyonu olduk ve BAL'a çıktık.
BAL a katılım şartlarını yerine getirebilmek için, Belediye Başkanı Numan SEZER den destek istedik ve Belediye Meclisi Kararıyla takımımızın adını İskilip Belediye spor olarak değiştirip lige katıldık.
2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarında BAL Liginde İskilip Belediye spor Teknik Sorumlusu olarak görev yaptım.
2014 yılında küme düştük ve tekrar İskilip gücü adı altında Çorum 1.Amatör kümede mücadele etmeye başladık.
O günden bu yana İskilip gücü Eğitim Kültür Sanat Gençlik ve Spor Kulübünde Başkan- Antrenör olarak devam ediyorum.

M.Y- İskilip’ te sosyal ve kültürel olarak neler yaptınız.
N.A- Özellikle 2002 yılından bu yana toplum yararına birçok çalışma yaptık. Tiyatro, konser, gezi, kan bağışı vb.
6 defa Ankara, 2 defa İstanbul'da hemşerilerimize yönelik İskilip gecelerini organize ettik. İskilipli iş adamlarımız, bu gecelere sponsor oldular.
Yüzlerce çocuğun spor yapmasına (yaz spor okulları vb.) vesile olduk.
Kulübümüzü ekonomik olarak dışa bağımlı olmaktan kurtarıp, tesisleşmesine ve kalıcı geliri olmasına yönelik çalışmalar yaparak;
-12 odalı 32 yatak kapasiteli Pansiyon
-Kapalı Yüzme Havuzu ve Fitnes Salonu
-Aile çay bahçesi açtık. Bunun için kişisel olarak kredi çekip, borçlandım. Ailemizden, çoluk çocuğumuzdan feragat ettik. Tek derdimiz, çocuklarımız kötü alışkanlıklardan uzak dursun, spor yapsın istedik. Gelinen nokta’ da, ticari olarak arzu ettiğimiz noktaya gelemedik.
Çorum'un ilçeleri içerisinde tek biz, yüzme havuzumuzu kapattık.  En büyük üzüntü ve hayal kırıklığımız bu oldu.

Bir zamanlar, çok yetenekli bir futbolcu idim. Benden daha yetenekli birçok arkadaşım ağabeyim oldu. Onların elinden sportif anlamda kimse tutmadı. Genç sporcularımızın elinden, " ben tutayım bari " diye bir misyon üstlendim.
İnanıyorum ki benim elimden tutan olsaydı, daha üst düzey bir futbolcu olabilirdim. Bunun için, bana gelen tüm sporcu çocukların elinden tutmaya çalıştım.

Ne kadar başarılı oldum, ya da olamadım bilmiyorum. Ama ben iyi niyetle, gücümün yettiği kadar çalıştım. Takdir önce Allah'ın, sonra hemşerilerimizindir.

M.Y- İskilip’te sporun geleceği konusunda ne düşünüyorsunuz.
N.A- Yeni nesil Sporu sevmiyor. Aileler sporu gereksiz ve angarya olarak görüyor.
İlçemiz’ de fabrika vb. işyerleri yok.  Çorum- İskilip arasın da bile düzgün bir yol yok. İnsanlarımız iş kaygısında.
İlçe dışına çıkan ilçemize geri dönmüyor. İskilipli iş adamları, İskilip’e yatırım yapmak yerine, Çorum’a Ankara'ya yatırım yapıyor. İlçe içerisinden spor takımlarına, sponsor olan çok az kişi var. Endişem o ki, böyle giderse ilçemiz’ de spor yapan genç kalmayacak.
Şu anda Güreş revaçta görünüyor. 2-3 Çocuğumuzun Türkiye şampiyonu olması göğsümüzü kabartsa’ da, kaç çocuğumuz güreş yapıyor yada yapacak.
Çocuklarımız sokakta. Sigara, alkol vb. zararlı alışkanlıkların pençesinde. İnşallah birileri bu davayı sahiplenir. Çocuklarımızın kötü alışkanlıklara düşmesine engel olur.
Ben vicdanen elimden geleni yaptım, yapıyorum ama gücüm tükenmek üzere.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi- “Zeki Çevik aynı zamanda  Ahlaklı Sporcular yetiştirdik ve yetiştirmeye devam ediyoruz.
Gücüm neye ve nereye kadar yeter bilmiyorum.

M.Y-Nihat Bey hemşerimize, İskilip ve gençleri için yaptığı çalışmalar için teşekkür ediyor,” İSKİLİP AŞIĞI NİHAT ARMUTCU’NUN” başarılarının devamını diliyorum.

Mustafa Yolcu- 04.10.2019







29 Eylül 2019 Pazar

TARİHİN ŞEREF LEVHALARI -2


 TARİHİN ŞEREF LEVHALARI - 2

KIRK GAZİLER

“GARAF SAVAŞLARI- Birinci Dünya savaşı sırasında, Irak cephesinde Kutülamare" çevresinde Türkler ile ingilizler arasında yapılan dört savaşa verilen ad (25 ocak 1915 -3 şubat 1917)”


16 Nisan 1332 de Kutülamare düşmüş, Irak cephesinde yepyeni bir vaziyet meydana gelmişti.  Dicle sol sahili Felâhiye’ye kadar elimizde, sağ sahilde yalnız İmamı Muhammet ve Garaf mıntıkalarıyla daha gerilerde birkaç köprübaşı, kıtalarımız tarafından tutulmuştu.

Felâhiye de takviye edilmiş bir tümenimiz, Felâhiye ile Kutülamare arasında sahil kısmında bir tümene yakın kuvvetimizle Kutülamare Kuzey-batısında bir alaya yakın kuvvetimiz ihtiyatta bulunuyordu.

Irak illerinin bu kahraman müdafileri, düşmanın öldürücü ateşi ve tabiatın amansız kırbacı altında; mevcudunun çoğunu kaybetmiş ve mesafelerinin uzaklığı dolayısıyla, ana vatandan ancak zayıf kuvvetlerle takviye edilebilmişlerdi. Buna rağmen askeri ve subayı her birisi birer harika olan bu kahramanlar, bir dakika olsun düşmanın ezici üstünlüğü karşısında irkilmemişlerdi. Düşman yalnız bu kuvvetlerimiz karşısında, dört piyade tümeni ile bir süvari tümeni bir çok müstakil tugaylar, topçu kuvveti, hava kuvveti ve nehir filosu bulunuyordu.

Düşman netice almak için, devamlı saldırı istikametini değiştiriyordu. Bir gün Felahiye ye saldırıya geçiyor, yüzlerce topun desteklediği onbinlerce insanın korkunç akışı, yalın kat siperler ve diz boyunda çamur içinde savaşan Mehmetlerin imanlı göğüslerine çarpıyor, duruyor ve kırılıyordu.

Garafa taarruz ediyor, İmamı Muhammed e saldırıyor, fakat her yerde her zaman aynı ruh, aynı kudret ve aynı imanla karşılaşıyordu. Ne Irak’ın kızgın güneşi, ne Dicle’nin taşan suları, ne gecelerce süren uykusuzluğun yorgunluğu, savaşan Mehmetlerin gücünü eksiltmiyordu.

Ölmek için karar vermiş bu kahramanlar kitlesine, ölümü göze almadan saldırmak elbette mümkün değildi.

Düşman Felahiye ye karşı yaptığı taarruzlarda ağzının tadını aldığı için, artık kesin neticeyi orada değil, Garaf mıntıkasında arıyordu. 1 /2. Kasım / 1916 dan itibaren Garaf mıntıkasında ciddi muharebeler başladı.

Düşman Garaf’a karşı yaptığı taarruzları örtmek için, İmamı Muhammet’e karşı gösteriş saldırıları yapıyordu. Zayıf bir alayımız tarafından tutulan İmamı Muhammet mevzi’i Kutülamare şimalinde ve Dicle’nin sağ sahilinde, Garaf la nehir boyunca irtibatı olan köprübaşı mevzii idi. Bu mevziinin önemi dolayısıyla buraya gösteriş saldırıları yapan düşman, cephesinin tehditkar durumu sebebiyle imamı Muhammed’e karşı da ciddi hareketler yapmaya mecbur oldu.

Bu ciddi saldırılar 4 / 2. Kasım / 1916 da başlamış ve 4, 11, 18, 22 kasım  tarihinde meydana gelen her defasında birer tugay ile icra edilen çeşitli saldırılar, azimkar subaylarımızla, kahraman Mehmetlerimizin azim ve sebatı karşısında buz kütlesi gibi erimişti.     

Düşman 27/2. Kasım / 1916 da bu cepheyi muhakkak almak gayesi ile 48 saatlik cehennemi bir topçu hazırlığından sonra, tekrar saldırıya geçti. Yüzlerce topun engin gümbürtüleri, tüfek ve makineli tüfek ateşleri altında Türk siperlerinde barınmak mümkün değildi. Buna rağmen toprağa gömülen Mehmetler yılmıyor, yıkılan siperler yeniden yapılıyor, zayiat telafi edilmemesine rağmen, Mehmet içinde saklı bulunan enerjisini derece derece yükseltiyor ve eksilen Mehmet’in yerini engin ruhlu bir Mehmet alıyordu. Düşman ateşten bir silindir arkasında siperlerimize kadar sokulmaya, bir kısım kuvveti ile girmeye muvaffak oldu. Fakat öldürücü ateşlerin kalktığı bu anda, yağız çehresiyle yalnız süngüsüne iman etmiş kahraman Mehmetlerin, en cesur insanların bile yüreğini titretecek kadar korkunç saldırışları önünde düşman geriye atıldı.

Düşman devamlı takviye alıyor, her defasında daha büyük kuvvetle saldırıyordu. Burada tarihin kaydetmediği kanlı bir boğuşma başladı. Türk birlikleri takviye alamıyordu. Gerisindeki derme çatma bir geçitte, düşman topçu ateşi altında idi.  Düşman günlerce süren bombardımandan sonra, ellerini kollarını sallayarak gireceklerini sandıkları siperlerimizin içinde, toza ve toprağa boğulmuş Mehmetçikleri görünce hayret ve korkularından ne yapacaklarını şaşırıyorlardı.

Alay, mevcudunun 2/3 kaybettiği halde geriden emir verilmedikçe bir adım geri adım atmadı ve bir adım attırmadı. Buna karşı düşmana mevcudunun iki misli zayiat verdirdi. Her biri birer harika olan Mehmetler, bu muharebelerde tarihinin kaydetmediği engin kahramanlıkları ile vatanseverlik ve alicenaplıkları ile Türk ruhunun ne demek olduğunu cihana ispat ettiler.
  
Müslim onbaşı bölük komutanına-“ komutanım ölürsem ne olur, devlet millet yaşasın. Siz başımızda bulunun, sizin gölgeniz bize yeter.” diyordu.

Kara Mehmet öğüt veriyor- “ Onun topu çoksa, bizim haklı davamız, allahımız var.” diyor. Bu kahraman Türk yavruları, muharebenin en feci ve en şiddetli devrelerinde İmamı Muhammet’te sağa koşuyorlar, sola koşuyorlar ve erata ( Merak etmeyin arkadaşlar. Düşmanımız korkaktır.) diyerek moral veriyordu.

Bu iki yiğit siperlerimize atlamak isteyen beş düşman erini tepeledikten sonra, ellerindeki bombaları bıraktırarak tekrar düşmana karşı kullanan, yaralandıkları halde şehit oluncaya kadar savaşmak isteyen ve savaş alanından çekilmediler. Türklüğün cesaret timsalleri olan, bu şerefli Türk yavrularının kahramanlıkları, bizlere ve bu vatanın evlatlarına bıraktıkları en etkili ve ölmez birer hatıradır.

İmamı Muhammet’te, düşman toplarının Sema’ya kadar yükselttiği rengarenk ve devasa ateş sütunlarının vücuda getirdiği müthiş tahribat sonucu siperlerimiz tamamen yıkılmış ve Mehmetçiklerimizin çoğu enkaz altında kalmıştı. Bu zamanda, insan asabının ve ruhunun dayanamayacağı sanılan bu tufanda, Türk subayı büyük vatanper merhum Kemalin “ Felek her türlü esvabı cefasın toplasın gelsin; dönersem kahpeyim millet yoluna hizmetten.”   Mısrasını söylüyor ve tek başına kaldığı siperinde perişan, bölüğünün 3 /4 kaybetmiş, bir avuç eratı ile son kurşununa, son bombasına, süngüsüne, dibçiğe varıncaya kadar boğuşuyor, kahramanca müdafaa ettiği ve mübarek kanı ile suladığı toprağa düşüyordu. Emirsiz terk etmeyeceklerine yemin ettikleri bu mevziide, etten bir kale vücuda getiriyorlardı.

142. Alayımızın İmamı Muhammet müdafaası, emsaline dünyada ancak Türk tarihinde tesadüf edilecek bir harikadır. Vazifesini şan ve şerefle yapan bu alay, büyük zayiata uğradığından 28/29 ikinci Kasım gecesi geri alındı ve yerine 43. Alayın 2. Taburu ile Garaf kahramanı 3. Alayın birinci bölüğü geçirildi. 29. Günü düşmanın Lahor tümeninden iki tugay bir taburluk kuvvetimize tekrar saldırıya başladı. Burada o kadar zayiat veriliyordu ki, esasen bütün Irak’ı müdafaaya tahsis edilen kuvvetlerin azlığı yanında, fazla zayiat ve bunun doldurulmaması, sonraki hareketimize tesir edebilirdi. Bu sebeplerden dolayı, burada 43. Alaydan birinci bölük bırakıldı ve diğer kuvvetlerimiz geri çekildi.

Bu bölükte mevzii, üç gün kahramanca müdafaa etti. Koca bir taburun cephesini, aynı kuvvetle saldıran düşmana karşı, kuvvet farkını düşünmeden silah ve malzeme üstünlüğüne aldırış etmeden, durmadan azalan mevcuduna rağmen cephede tutundu ve düşmanı bir adım attırmadı. Ne yazık ki bu bölükte eriyordu. İnsan takatinin üstünde bir direnişle, kırk kişi kalıncaya kadar savaştılar. Genel durum icabı, bu cephenin tutulmasına gerek kalmadığından, emirle İmamı Muhammet mevziini terk ettiler. İşte bunu içindir ki buraya kırk kahraman adına izafeten orduca Kırk Gaziler ismi verildi.
 
Akşam olmuştu. Güneş, etrafını çevreleyen bulutlar arasından sıyrılarak, bütün ışığını İmamı Muhammet’te yatan aziz Türk şehitleri üstünde topluyor, Dicle sabahtan beri kahramanlıklarına şahit olduğu Kırk Gaziden ürkmüş gibi yatağına çekilmiş sessiz ve sakin akıyordu. Düşman koca bir tümenle kırk kişiye galebe çalmış olmaktan dolayı haz içinde şenlikler yaparken, beriki sahilde mağrur ve vakur dolaşan Türk nöbetçilerinden başka kimse görünmüyordu.

“Zaferi Mehmetler kazanmış, şenliğini düşman yapıyordu.”