22 Eylül 2019 Pazar

ORTAKUL' DA TRAMPET ÇALMAK


ORTAOKUL’DA TRAMPET ÇALMAK

Ortaokul ’da trampet çalıyordum. Trampet takımında 6 adet ufak trampet, 4 tane ufak borazan, üç adet çalpana, en önde de elinde salladığı sopasıyla takım başkanı Mehmet Öncü vardı. Bildiğimiz üç ayrı trampet çalma ritmi vardı. Bu ritimleri çalıp dururduk.

Bunlardan birisi "ÇABALAMA KAPTAN, ÇABALAMA KAPTAN BEN GELEMİYORUM"- diğeri " BEŞ PARA VER, BEŞ PARA VER. BEŞ PARA YOKSA ON PARA VER " ritmi idi. Tabi trampet çalmanın, okulun önünde gitmenin ayrı bir havası vardı. Ben bu işe ilkokulda, çalpana çalmaya başlayarak girmiştim. Trampete çubukla hızlı vurduğunda, trampet patlardı. O zaman trampet çevrilir, öbür yüzü ile trampet çalınırdı. Gurubu aksatmak, geri kalmak yok.

Tören bitince, patlayan trampete deri alınır, yenisi ile değiştirilirdi. Mehmet Öncü, trampet çalma ritmleri hususunda çok maharetli olup, daha fazla trampet ritmi çalmasını bilirdi. Bayramlar önceden Belediye önü, buğday pazarının olduğu yerde yapılır, 19 Mayıs töreninde Hacı Karani’ ye gidilirdi.   Bu arada çarşının içinde dolaşmanın ayrı bir zevki oluyordu. Daha sonra tüm bayramlar spor sahası olarak ta kullanılan alanda yapıldı. O zamanlar İskilip’te lise yoktu. Sadece ortaokul vardı. İlkokullar adeta bayram yapma yarışına girer, en gösterişli okullar Ulaş İlkokulu ile Sakarya İlkokulu olur, kıyafeti ile’ de Azmi millî İlkokulu göz doldururdu.

Bayram yapılan alana   gazoz, simit, dondurma, su satanlar’ da gelirdi. Bayanlara alan da ayrı bir yer ayrılır, bayanlar bayramı oradan izlerdi.

1963 yılında yapılan 19 Mayıs bayramın’ da kule yapılmış, kulenin en üstüne Hacı Piri mahallesinden Faruk Şiranlı, Türk Bayrağı ile çıkmış, kulenin tepesinde bayrağı açarak dalgalandırmıştı. Yine bu bayram’da Faruk Şiranlı mikrofona geçerek- " İskilip Üstünde Bir Kara Bulut, Karadır Kaşların Ferman Yazdırır." türkülerini okumuştu. Faruk Şiranlı Hacettepe Üniversitesini bitirerek, diş doktoru olmuş, daha sonra’ da Almanya’da bir Üniversite’de öğretim görevlisi olmuştur.

Bir seferin’ de 19 Mayıs töreninde, cimlastik hareketlerini okul müdürü olan Hasan Okumuş yaptırmıştı. Kız öğrenciler, pantolon giyerek bayrama katılmışlardı. Millî Eğitim Bakanlığına “Kız çocukları pantolonla bayrama katıldılar” diye şikâyet etmişler. Bunun üzerine okula gelen müfettişe, okul Müdürü Hasan Okumuş – “ Veliler çocuklarının bayrama katılmamasını temin için rapor almışlardı. Bende pantolonla çıksınlar diye teklif ettim, kabul ettiler. Bunun üzerine, kız öğrencilerinin pantolonla bayrama çıkmasını kabul ettim.” Diye savunmasını yapınca, müfettiş uygun rapor yazmış. Bakanlıkta her bölgenin kız çocuklarının bayram kıyafetini, okul yönetimlerinin belirlenmesini kabul etmiş. Bu hatırayı Hasan Okumuş hocamız anlatmıştı.

Bir ilkokul öğretmeni vardı. Sık sık Ortaokula gelir, okulda çekilen resimlerde poz verirdi. İki oğlu’ da ortaokulda okuyordu. Bayram törenine çıkacağımız sıra’ da okuldan bir hocamız yanıma gelerek, benden trampeti alıp o öğretmenin oğluna verdi. Çok bozulmuştum. Benden alt sınıfta olan öğrenci, babasının torpili ile trampet çalmaya başladı. Kendi içimde trampeti benden alıp, başkasına veren hocayı hiç affetmedim. Daha sonraki yıllar’ da İskilip’ te karşılaşmamıza rağmen konuşmak içimden gelmedi. Bana haksızlık yapılmıştı. Bunu unutamamıştım. Bende hayatım boyu bu dersi unutmayıp, kimseye haksızlık yapmamaya çalıştım. Tek başıma olsam bile, doğru olanı yapmaya, söylemeye çalıştım.

Mustafa Yolcu- 20.09.2019



19 Eylül 2019 Perşembe

VELAVUZLAR SÜLALESİ


VELAVUZLAR  SÜLALESİ

Velavuzlar sülalesini, sülalenin torunu olan Tuba çarkacı anlatacak.
Önce kendimi tanıtayım. Velavuz’un (Velihafız’ın) Bahar (Mehmet Bahattin Yalçın) kızı, Çarhacoöl’ün (Çarkacılar’ın) Ahmet Çarkacı’nın eşi Tûbâ Çarkacıyım. İskilip’teki sülâleler yazınıza istinaden, kendi sülâlem hakkında bildiklerimi aktarmak istedim.
Velâvuzlar Kayadibi’nde, Ulucami’nin hemen yanında ikamet eden bir ailedir. Velavuz İsmi, rahmetli büyük babam İsiyin Efendi (Hüseyin Yalçın), babası Hacı Velavuz’dan (Hacı Veli Hafız’dan) gelir. Rahmetli büyük dedem Hacı Veli Hafız, ticaretle uğraşırmış. İskilip’ten deri çıkmadığında, İstanbul’da ayakkabı kıtlığı olduğu döneme denk gelen zaman’ da deri toptancılığı yaparmış. Daha çok da İstanbul’a mal verirmiş. Rahmetli vefat ettiğinde, mahallenin mezarlığı olan Temenne mezarlığına defnedilmiş. Definin artık yasak olduğu bu mezarlıkta, rahmetli büyük dedem Hacı Veli Hafız, eşi ve evlenmeden vefat eden lakabı Tüysüz olan kardeşi ile tek kaybolmayan ve yoldan geçenlerin Fatiha gönderdikleri mezarlar olarak Kale Boğazı’ndaki ebedî istirahat hanelerinde yatıyorlar... Eskiden aileye Hacı Velavuzlar denirdi. Şimdi sadece Velavuzlar deniyor. Rahmetli büyük dedem, Hacı Veli Hafız’dan önce sülâlenin adı Müezzin zade imiş. Bizim ailenin erkekleri, Ulucami’de müezzinlik yaparlarmış. Hacı Veli Hafız’ ın babası Müezzin zade Hüseyin Efendi’nin, şu anda Ulucami’nin kadınlar mahfili olan yerde dükkânı varmış. Ulu cami de tadilat yapılırken, dedem camiye bağışlamış. İyi bir müezzinmiş. Sevilen ve saygı duyulan birisiymiş. Müezzin zade Hüseyin Efendi öldüğünde, Ulu Caminin ön bahçesine defnedilmiş. Mezar yerini, biraz hatırlıyorum.  Caminin ön bahçesinde, birkaç mezar vardı. Mezarlar kimlerindi bilmiyorum. Etrafı da tel çiftle kaplıydı. Hatta mezar yeri, dinlenme yeri yapılmak istendiğinde mezarları bilenler karşı çıkmıştı. Şimdi orası düzlenip, bahçe yapılmış sanırım. 

Mustafa Hocam Velavuzlar sülalesi, babamlar hariç hep tek erkek çocuktan devam ettiği için kalabalık değildi. Hacı Veli Hafız’ın erkek kardeşi hiç evlenmeden vefat etmiş.
Büyük babamlar iki kardeşmiş. Kız kardeşi Nuriye hala, Alpsarlar’a gelin gitmiş. Rahmetli Ali Alpsar’ın ilk eşiymiş. Bildiğim kadarıyla onun da iki kızı varmış, biri küçük yaşta vefat etmiş. Diğer kızı Yegâne hala ise, henüz çocuğu olmadan bir kazada hayatını kaybetmiş.

Amcam da ben doğmadan vefat etmiş. Çocukları evlenmiş, bekar tek oğlu ve eşi de başka bir evde ikamet ediyorlardı. Abim vefat edince de ben, tek çocuk olarak büyüdüm, kardeşlerim sonradan doğdular.

Babam geç evlenmiş, ben de üçüncü çocuğuyum lakin, sonradan en büyük oldum.
Babaannem, annem, babam ve ben evde dört kişiydik. Evi babam idare ederdi.
Babaannem Osmanlı kadındı. Sevgisini belli etmeyen, güzel söz söylediği tek kişi bendim. Beni “benim güccüg acunum “diye severdi.
Bizim eve sabah, öğle, akşam misafir gelirdi. Yani günün her saati, kapı çalınabilirdi.
Konu komşu anneme gelir fikir sorar, akıl danışır, dertlerini anlatırdı. Annem ketum, misafirperver, becerikli kadındır.

Evde tek çocuk olduğumdan, bana kıyamaz, saçların toz olur diye ev süpürtmediğini hatırlıyorum, Hiç ev işi bilmeden evlendim.
Kandillerde akşam yemeğinde, bayramlarda bayram yemeğinde mutlaka misafirimiz olurdu. Çocukluğumun ramazanları yaza gelmiştir. Çocukluğuma ait, en çok o ramazanları özlüyorum. Temşütlerdeki mayalı kokusu, topu beklerken ki heyecanımız, iftarlarımızdaki misafirler, masada eksik olmayan iftarlıklar, evlerde kılınan teravihler, yivlik suyu seferlerimiz, pide kuyrukları... Bir de artık oturulamaz hale gelen eski evimizi...
Kişinin çocukluğu anavatanıymış ya, benim anavatanım hem çok güzel hem de ukdeliydi. Ukdeliydi çünkü, abimin ölümüyle evin neşesi kalmadı. Herkes hep durgun, hep hüzünlüydü.
On dokuz yaşımda evlendim. Hamdolsun. Üç çocuğum var. Yuvarlanıp gidiyoruz işte.
Velavuzlar sülalesi hakkında söyleyeceklerim bunlar.

Mustafa Yolcu- 18.09.2019



14 Eylül 2019 Cumartesi

İSKİLİP KONAKLARI VE ELİT YAŞAMI

İSKİLİP KONAKLARI VE ELİT YAŞAMI

Bir süredir facebook’da, İskilip evleri ve konakları resimlerini paylaşıyorum. Estetik güzellikteki o evlere baktığımızda, ruhen huzur buluyoruz. Evler insanın yüzüne gülüyor. Karşı karşıya olan evler, selam verir gibi birbirine bakıyor. Yoldan geçenleri gözden geçiriyor. Hafızaları olsa, neleri gördüler, duydular bize bir anlatsalar.

Aslında tarihi mekanlara ben bu gözle bakar, buralar ’da geçmişte yaşanılanları görmeye, duymaya çalışırım. O zaman mekanlar cansız olmaktan çıkıp, yaşanılanların şahitleri olma durumuna girerler.

İskilip evlerinde geçmişte neler yaşandı? Hangi olaylar oldu? Bu konuya iki açıdan yaklaşmak gerekiyor. 1- Erkeklerin açısından 2- kadınların açısından. Sosyal hayatta, bu iki hayat ayrılıyordu. Kadınların toplantısına erkekler gelmez. Erkeklerin toplantısına kadınlar gelmezdi. Bir araya gelindiğinde, farklı sohbetler, eğlenceler olurdu.

Yalnız akrabalar arası bir araya gelmelerde, aileler hep birlikte olur, erkekler ve kadınlar ayrı odalarda otururdu. Çocuklar her tarafta otururdu. Erkeklerin yanında oturmak için yaramaz olmamak, konuşanı dinlemek gerekirdi.
Bayanların odası curcunalı idi. Onlar hem ikram hazırlığı yapar, çocuklarla ilgilenir, misafirle sohbet ederdi.

Burada hanımların gündüzleri, erkeklerin geceleri gittikleri günlerinden bahsedeceğim. Hanımların asıl konusu’ da İskilip eliti hanımların günlerinden bahsetmek. Bu hanımlar İskilip’in kalburüstü zenginlerinin, tanınmış ailelerinin eşleridir.

İskilip’te gösteriş çok önemlidir. Hanımlar yemezler, içmezler ama gösterişten ’de geri kalmazlar. Kollarında bilezikleri, boyunlarında takıları ile gezmeye giderler, bir araya geldiklerin’ de bilezik şıngırtıları eksik olmazdı. Bazıları bulaşık, çamaşır yıkarken de bileziklerini takar, evde iş yaparken kollarından çıkarmaları tavsiye edilirdi.

Bayramlar’ da kimin baklavası güzel olacak diye, adeta baklava yarışına girilirdi. O güzelim baklavalar, İskilip’ te yine var. Bu sebeple başka yerlerin baklavasını, aynı güzellikle yiyemiyorum. Bizim akrabalar’ dan bir iki ailede, çok güzel baklava yapılırdı. Baklava tek çeşit değil, iki üç çeşit olurdu.

Aileler yaptıkları günün süresini ve sıralamasını kendi aralarında yaparlar, günü geldiğinde belirledikleri evde toplanırlardı.
Gün yapacak ev, akşamdan dolmanın pirincini ıslatır, su böreğinin hazırlıklarını yapar, baklava varsa kuru baklava akşamdan şerbetlenirdi.

Sabah ezanı okunmaya başlanınca dolmaya başlanır, dolma ocağa konulurdu. Bu  iş evlerde odun ateşinde, evin ocağı veya bahçe’ de yapılırdı. Dolma saatlerce pişerken, su böreği yapım işi başlar. Diğer ikram edilecek yemekler vs. hazırlanırdı.
Misafirler 11-12 gibi eve gelmeye başlar. Misafirlere kolonya, kahve ikramı yapılır. Ev pür neşedir. İskilip’ in altından, üstünden konuşulur. Hafta’ da bir gidilen sinema sohbeti, Zeki Müren sohbeti derken sofra kurulur. Sobanın üzerinde, nar gibi kızarmış su böreği, diğer yiyecekler derken dolma lengeri ortaya konulur. Dolmanın eti koyun etidir. Tavuk eti tercih edilmez. Yayık ayranı ile sirkeli ayran, ne güzel olur dolma. Tatlılar yenilir. Sofradan kalkılarak, eller yıkanır. İsteyen namazını kılar, isteyen sohbete devam eder.

Fasıl meyve yeme zamanıdır. Meyve yemeye başka odaya geçilir. Buraya geçilirken gezmelik elbiseler çıkarılarak, gündelik elbise giyilir! Bu odada masa sandalye yoktur. Yerde minder’ de oturulur. Meyve tabakları servis edildiğinde, hem meyve yenilir. Hem’ de sohbet sırasında meyveleri birbirlerine atmaya başlarlar. Atılan portakal duvarda parçalanır. Elma dilimi dağılır. Elma bulmaca oynanır. Bulan kazanır, bulamayan meyvesini kaybeder. Derken bir günde böyle biter. Bursa’ ya kaplıcaya gidilecek gün, hafta içinde sinemaya gidilecek gün tespit edilir.

İskilip’e göre tantanalı bu yaşamların yapıldığı, o güzelim konaklar nere’ de? Evler nere’ de. Varsalar bile bakımsızlıktan yıkılmak üzereler. Bakılmış duruyorsa’ da içi boş. Kimse durmuyor. Lale bahçesi eğlenceleri sona ermiştir. İskilip boşalmış. Sahipsiz kalmış.

Anlattığım zenginler gününü de, tesadüfen dinledim. Yazıp yazmamak ’ta tereddüt ettim. Yazmasam kimse bilmeyecek, unutulacaktı. Erkeklerin akşam yapılan, yazın hafta sonu piknikte yapılan toplantıları’ da ayrı bir yazı konusu.

Şu anda yine gün yapılıyormuş. Ama o konaklar nerede? Su böreği, baklava, yayık ayranı, İskilip sirkesinden sirkeli salata var mı? Bilmiyorum.


NİCE KONAKLAR GÖRDÜM
ŞİMDİ SAHİBLERİ YOK
NİCE SALTANAT DUYDUM
ŞİMDİ SALTANATLARI YOK


MUSTAFA YOLCU- 14.09.2019

9 Eylül 2019 Pazartesi

TÜKETİLEN İSTANBUL

TÜKETİLEN İSTANBUL

İstanbul için yazdığım Şiir’de

Boğazda Beylerbeyi Sarayı
Otur önüne seyret deryayı
Bir çağı kapatıp, yeni bir çağı
Açan şehirdir güzel İstanbul

Diye devam ediyordu İstanbul'u çok seviyordum. Orası ecdat yadigarı olup, buram buram tarih kokuyor, birçok açıdan keşfedilmeyi bekliyordu.

Mevcut İmar Kanunu 1984 yılında yürürlüğe girdiğinde, Ankara'da büyük şehirler ve illerin belediye başkanlarının katıldığı imar kanunu açıklama paneli yapılmıştı. İstanbul Belediye Başkanı olarak, Bedrettin Dalan panele katılmıştı. Panel de konuşmasını yapınca, kendisine – “İstanbul'un çeşmeleri, tarihi eserlerini onarmayı düşünüyor musunuz.” diye sorduğumda, tarihi eserlerin onarımını yapabilmek için belediyenin tüm bütçesini bu iş için harcamam gerekir. O zaman da İstanbul için hiçbir yatırım yapamam demişti.

Daha sonraki süreçte, Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul'da çok güzel şeyler yaptı. Vakıf eserlerini onardı. Tabii bu onarımlar sırasın ’da hatalarda oldu. Bazı eserlerin cepheleri sıvanıp, boyanarak tarihi eser olmaktan çıktı. Bu şekilde rezil hale gelen eserler ’de de oldu.  Ama bunlar azınlıkta kaldı. İstanbul'un tarihi silueti vardı.  Yapılan yüksek binalar, bu güzel silueti ortadan kaldırdılar.  Saray Burnu’ndan başlayıp, Marmara Doğru giden yolun sağ tarafında, kıyı kenar çizgisini dahi kale almadan, 30 katlı binalar yaptılar. Arkada bulunan binaların, nefesini kestiler. Bu süreç 2004 yılından sonraki zamanda, yoğun olarak gerçekleşti.

İstanbul'un nüfusu da anormal artış gösterdi. En son Suriyeliler ’de çoğunlukla İstanbul’a yerleşti. Şu anda İstanbul, 18.000.000.- üzerinde bir nüfusa sahip. Problemleri daha ’da büyümüş ulaşım, gıda, güvenlik, eğitim vs. sorun olmuş, hayat pahalılığı hat safhada olup, deniz kenarında bir yere oturup, bir bardak çay içmek beş- on lira arasındadır. Kiralar almış başını gitmiş, İstanbul yaşanacak yer olmaktan çıkmıştır.

Eski İstanbul mumla aranır olmuştur. Ülkemizin Akil aklı tarafından İstanbul ve sorunları masaya yatırılıp, çözüm aranılması gerekir. A-Z kadar bütün konular, makro düzeyde ele alınmalıdır. Emniyetçi bir tanıdığımın şöyle bir ifadesi var.

“İstanbul Türkiye'yi Besler, Türkiye İstanbul'u Besler. Türkiye'de asayişin sağlanması isteniyorsa, İstanbul'da asayişin sağlanması gerekir. Türkiye'de asayiş sağlanmamışsa, İstanbul'da asayiş sorunu var demektir.  Sorun hat safhadadır. Gün geçmiyor ki, asayiş ile ilgili haberler televizyonda yayınlanmasın. Her türlü örgüt ve yapılanmanın merkezi İstanbul’dur. İstihbarat örgütlerinin cirit attığı yer İstanbul’dur. Kara paranın aklandığı yer, İstanbul’dur. İstanbul’da sorun biterse, ülkemiz yaşanacak yer halini alır. Sorun bitmezse, ülkede huzur ve sükûnda olmaz.

Gönlümüz istiyor ki; güzel İstanbul’umuzda sorunlar çözülsün. Orman ve imar talanına son verilsin. Eski İstanbul silueti ile yeniden yaşar hale gelsin. ÜLKEMİZDE YAŞANILACAK YER HALİNE GELSİN.

Mustafa Yolcu- 08.09.2019

23 Ağustos 2019 Cuma

ŞEYH MUHYİDDİN YAVSI VE İSKİLİP


ŞEYH MUHYİDDİN YAVSI VE İSKİLİP

İskilip- Tosya yolu konusunu görüşmek üzere, İskiliplilerden oluşan bir heyet ile eski Ulaştırma Bakan Yardımcımız Yüksel Coşkun Yüreği ziyaret etmiştik. Yanımızda Bakan danışmanı İskilipli hemşerimiz İsmail Çağlar’da vardı.

Yüksel bey bizi sıcak bir şekilde karşıladı.  Tosya yolu konumuzu açtık, imkanlar elverdiği ölçüde Tosya yolu konusunu halletmeye çalışacaklarını bildirdi.

Yüksel bey daha önce İskilip’e gelerek, incelemelerde bulunmuş. Tosya yolunu görmüştü. Öyle namazını Şeyh Yavsı camisinde kılmış, namaz sonrası Şeyh Yavsının türbesini ziyaret etmişti. Bu ziyaret kendisini çok etkilemiş, oradaki mübareğin hürmetine, İskilip için elimden geleni yaparım demişti.

Görüşmemiz sırasında, İskilip’li Lütfi Karaca Bey hatırasını anlattı.
“1966 yıllarında, Şeyh Yavsı camisinin yanında, Mustafa Avşar (Tavukçu Hoca) da okuyordum.  Bir gün ikindi namazı vakti yaklaşırken, hocam bana- caminin hocası ikindi namazını kıldırmaya gelemeyecekmiş. Sen camiye gitte, ikindi namazını kıldır dedi.   Bende camiye giderek, ikindi namazını kıldırdım. Namaz bitip cemaate döndüğümde, tam karşımda nurani yüzlü, beyaz sakallı, temiz elbiseli birinin olduğunu gördüm. Kendisini ilk defa görüyordum. Tesbihattan sonra dua edip ayağa kalkınca, Allah kabul etsin diye iki elimle elinden tuttum.
Bana- Hoca Efendi. İçerdeki zatı ziyaret edebilir miyim? Dedi. Tabi edebilirsin diyerek, Şeyh Yavsı hazretlerinin türbesinin kapısını açtım. Sol tarafta bulunan, babasının bulunduğu yerin kapı anahtarının bulunmadığını söyleyince, olsun ben kapıyı açarım dedi.

O zat türbenin kapısından girerken, ben dışarı çıktım. Caminin kapısına yakın bir yere oturarak, kapıyı açıp açamadığını sormak için beklemeye başladım. Epeyce beklediğim halde, caminin içinden gelen yoktu. Merak edip içeri girdim, camide kimse yoktu. Şaşırdım kaldım.

Camiyi kapatıp, Tavukçu Hocama giderek olanları anlattım. Hocam- “Büyük zatlar zaman zaman, Dünya’ya zuhur ederler. Görevleri vardır, yerine getirirler. Veya sana görünmek için gelmiş olabilir.” Dedi. Lütfi Karaca yaşadığı bu olayı hiç unutamıyorum dedi.

Bakan Yardımcısı Yüksel Bey görevine devam edebilseydi, Tosya yolunun 10 km. için, acil olarak ihale edilmesine çalışacağını söylemişti. Hidayet Vahap oğlu beye ziyarete giderek, Tosya yolunu gündeme getirdiğimizde- “Elimden gelen her türlü şeyi yapmaya hazırım.” Demişti.
Bu teşebbüsler akim kaldı. Fikret Kısar hemşehrimizin bu değerli girişimleri, baltalandı. İskilip dışından, İskilip için siyaset yapılmaz denildi.

Aslında yapılan faaliyetler, siyaset için değil, İskilip içindi. İskilip için kim ne yaparsa, takdir edilip desteklenmesi gerekirdi. Destek değil, köstek olundu.

İskilip bu sahipsizliği Tosya, Çorum, Çankırı yolunda’ da yaşıyor. Çorum’un ilçelerinin hiçbirinin yolu, İskilip’in yolları kadar kötü değil.

Tosya yolunun yapılması için, ÇİMER’ e yazı yazmıştım. Karayolları Samsun Bölge Müdürlüğünden bana gelen cevabi yazıda- “İskilip- Tosya yolunun avam projesi yapılmaktadır. Avam proje yapıldıktan sonra, Uygulama projesi yapılarak ihaleye çıkartılacaktır.” Diye cevap verilmişti.

Kara Yolları Gen. Md.lüğü o zamanki proje daire başkanı İsmail Çağlar Bey, İskilip- Tosya yolunun uygulama projesinin hazır olduğunu, ihale edilmek için beklendiğini bildirmişti.

İnşallah bu emekler boşa gitmez, İskilip’in bütün yolları tamamlanır. İskilip’e ulaşım sorunu ortadan kalkar.

Mustafa Yolcu- 23.08.2019

18 Ağustos 2019 Pazar

BAYRAM DA İSKİLİP

BAYRAM’DA İSKİLİP

Kurban Bayramının dördüncü günü, İskilip’e gittim. Çankırı yolundan sağa dönüp, İskilip’e giderken, Çankırı il hudutlarındaki yol yapılmış idi. Çankırı il sınırı bitip, Çorum il sınırı başladığında, yolda bozukluk başladı. Bozuk yolda 10 km. gidince, düzenlenmiş olan yola geldik. Bu yol 15 km. sonra biterek, tekrar bozuk yol başladı.

Nihayet İskilip’e geldik. Önce mezarlığa ziyarete gittim. Mezarlıktakilerin çoğunu tanıyorum. İskilip’tekilerin ise çok azını tanıyorum. Tanıdığım az kişide benim İskilip özlemimin karşılamasına yetiyor.

Parka oturduğumuz ’da on kişilik bir gurup olduk. Tarihçi, kütüphaneci, hâkim, tüccar, mühendis, hepsinden öte İskilip’i sevdiği için İskilip’e gelmiş, hemşerilerimiz vardı. Çok güzel bilgi alışverişi oldu. Herkes parkın mevcut halinden dertli idi. Havuzun gecekondu hali, havuza ulaşımdaki engebeler. Fıskiyesiz basit su aynaları, cim alanlarının iptal edilerek oturma alanı olarak kullanılması hepimizde hayal kırıklığı yarattı.

Parkın muhtelif yerlerinin fotoğrafını çekerek, facebook ta yayınladım. Arzum canlı olarak, durumu hemşerilerimize aktarmak, ilgililerin dikkatini çekmektir.

Akşam tekrar parka gittim. Belediyenin düzenlediği etkinlik varmış. Akşam saat 22.30 oldu ses bombası gibi fişek patlıyor. Masa üzerindeki çay bardağı, oturup kalkıyor. Polis 155 arayarak, bu gürültüye son verilmesini istedim. Ama polis yapacakları bir şey olmadığını bildirdi. Bende durumu bir kez de CİMER’ e yazı ile bildireceğimi söyledim.

Yılda bir iki kez, dinlenmek ve özlem gidermek için İskilip’e gelenlere, bu yapılanlar neyle izah edilebilir. Çorum caddesi kapatılmış. Millet gelip gidemiyor. Bu festival belediye önünde veya parkın karşısındaki boş alanda yapılabilirdi. Bayram’da, ana cadde niye kapatılıyor?

Hele ki havuzlu çarşı var. Gidip daha güzel çay içilebiliyor. Garsonları efendi ve hizmetleri iyi. Havuzlu çarşı, İskiliplilerin buluşma yeri haline gelmiş. Bayram için gelenler, oraya gelip etrafa bakıp, tanıdığı insanların masasına oturuyor. Birlikte uzun zamanların özlemini gideriyorlar.

Perşembe günü Çorum’a giderken, Çankırı yolunda yaşadıklarımızı Çorum yolunda’ da yaşadık. Çorum yolu 1967 yıllarında, rahmetli Abdurrahman Güler zamanında yapılmıştı. Yolun büyük kısmı 1967 yıllarının fiziki kapasitesinde duruyor. Böyle bir ilçe yolu, Çorum’un hiçbir ilçesinde yok herhalde. Diyecek tek şey SAHİPSİZLİK, SAHİPSİZLİK.

Biz düşüncemizi, bıkmadan usanmadan söyleyeceğiz. En azından vazifemizi yapacağız. İskilip’i unutanlar, inşallah bir gün olur hatırlarlar.
Diyorum ki; biz İskilipliler olarak otuz sekiz bin kişi değiliz. Üçyüzbin İskilipliyiz. Derdimizi diğer İskiliplilere de aktaralım. Zamanı gelince hemşerilerimiz bunun gereğini yapacaklardır.

Mustafa Yolcu- 18.08.2019

18 Haziran 2019 Salı

BELEDİYE HATIRALARI


BELEDİYE HATIRALARI

1984 Yılın da, Keçiören Belediyesi İmar Müdürlüğünde göreve başladım. Yapı Kontrol Müdürü ve İmar Müdür Muavini idim.

İnşaat Mühendisi olarak, imar apayrı bir konu idi. Ada, parseli imar terimlerini, hele belediyeciliği hiç bilmiyordum. Müdürlükte işleri yürüten, Ankara belediyesinin eski elemanları idi.

Müdür olmama rağmen, bir ay süre odamda oturmadım. Elemanlarla birlikte olup, işleri öğrenmeye, belediyeciliği tanımaya çalıştım. Eski elemanlar vatandaşa tepeden bakıyor, çaktırmadan da olsa belediyecilik raconunu uyguluyorlardı. Ben belediyecilik çırağı olarak işlere müdahale etmiyor, uzaktan izliyordum. Bu arada kaynak ve literatür toplayarak, konuları öğrenmeye çalışıyor, kendimi tamamlıyordum.

Bir cumartesi günü, Keçiören’e inşaatları denetlemeye gittim. İlk uğradığım inşaatın zemin kat kalıpları yapılmış, demirleri döşeniyordu. İnşaatın müteahhidine kendimi tanıtarak, statik proje ve ruhsatı istedim. Hemen getirdiler. Projeye göre, demirler fazlası ile döşenmişti. Demirlerin niye fazla döşendiğini sorduğum da “Ben inşaatımın sağlam olmasını isterim. Bunun için masraftan kaçınmam.” Dedi. Müteahhide teşekkür ettim. Bana soğuk meyveli gazoz içirmeden, inşaattan göndermedi. Bu müteahhit ile halen görüşüyorum. Kendisi hasta olmasına rağmen, olgunluğunu ve asaletini devam ettiriyor.

Bu inşaattan ayrıldıktan sonra, çift asfaltta Giresunlu olduğunu öğrendiğim, müteahhidin inşaatına uğradım. Projeleri isteyerek, inşaatı kontrol ettiğim ’de, kolonların ve kirişlerin noksan olduğu gördüm. Bunun sebebini sorduğumda – “beyim şimdiye kadar alıştığımız, inşaatı kontrole gelen olmazdı. Bizde kendi bildiğimiz gibi inşaatı yapardık.” Dedi.

Pazartesi günü mesai başladığında, yapı kontrol ekiplerini toplayarak, tespitimi aktardım.  Eksikliği olan binaya gitmelerini, binayı mühürleyerek takviye projesi istemeleri talimatını verdim. Artık cumartesi, Pazar’da olsa inşaatlar denetleniyor, taviz verilmiyordu.

Binaların iskân ruhsatı’ da benim imzam ile çıkıyordu.  Bana imzaya gelen iskân ruhsatlarını, mahalline giderek tekrar kontrol ediyordum. Bürodan mimari projeyi alarak inşaata gidiyor, proje aramıyordum. Kontrol ettiğim bir inşaatta, üç ayrı basit eksikliğin olduğunu gördüm. Bunları niye tamamlamadığını sorduğumda- “Beyim istediğiniz parayı da verdim. Beni niye üzüyorsunuz.” dedi. Bende az geldi, o yüzden tekrar geldim diyerek, benim içinde ne verdiğini sordum. Bayan elemana bilezik, şef ve benim içinde şu kadar para verdim dedi. Verdiği paranın iki katı ile eksiklikler tamamlanabilirdi. Müteahhide eksiklerinin tamamlanmasını, ondan sonra iskanın verileceğini bildirdim.

Keçiören’de 1986 yılında 1200 adet inşaat ruhsatı verilmiş, 300 tane de mühürlü bina vardı. Yapı kontrolü ve ısı yalıtımın da ilkleri biz uyguluyorduk. İnşaatlar ’da demir vizesini ilk ben uygulamaya koydurdum. Uygulamayı ’da takip ettim.  Bizden sonra Ankara’da diğer ilçe belediyeleri demir vizesini başlattı. Bu uygulama daha sonra, bütün ülkeye yayıldı.

Belediye başkanı bana müdahale etmiyordu. Ama beni izliyordu. Gerekli olan yapıldığında, imama ’da papaza ’da yaranılmıyordu. İşlerime kimse müdahale edemiyordu. Başkana yakın bir pozisyonda idim. Beni başkanın adamı olarak görüyorlardı. Bir gün bana bir iskân dosyası geldi. Dosya ile ilgili olarak ’da gelen dilekçe de” İskân ruhsatı düzenlenen binada, olması gereken su deposu hidroforunun bulunmadığı bildiriliyordu. Dosya iktidar partisinin ilçe de ileri gelenlerinden birisine ait olduğunu anladım. İskân ruhsatının, binaya kontrola gidilmeden sehven düzenlendiği, noksanların belirlenmediği anlaşıldı. Dosyayı servise iade ederek, noksanların tamamlattırılmasını istedim. Konu alevlenmişti. Başkanlığa iletilmiş- “Konu ya o ya ben halini almıştı”. Neticede ben görevden alınarak, fen işlerine eleman olarak atandım.

Görevden alınmam, yükten kurtulmam önce hoşuma gitti. Sonra’da nefsime ağır gelmeye başladı. Önce Mustafa beydim. Her kes bana saygı duyuyordu. Görevden alındıktan sonra, her şey bitmişti. Artık bey değildim. Sıradan elemandım. Ama kimseye boynum eğri olmadı.  Başım dikti. Allaha şükür ki kendi evim vardı. Kendi arabam vardı. Belediyenin lojmanına, arabasına muhtaç değildim. Görevden alınıp, bu imkanlar elinden alınanlar büyük sıkıntıya uğruyorlar.

Aradan yıllar geçti. Çalışma hayatım boyunca, kimsenin hakkını üzerime geçirmedim. Ama imama ‘da papaza ‘da yaranamadım. Alnım açık, başım dik oldu.

Mustafa Yolcu- 17.06.2019