28 Temmuz 2012 Cumartesi

MUSTAFA ÇALIK




Mustafa Çalık- 10.4.2012

MY- Bize kendinizi tanıtırmısınız?

Bizim kökenimizin Hacı Hamza’dan geldiği kanaati var. Oralarda dedemin adına iki bin dönüm arazi var.

5.6.1937 Yılında Ulaştepe de doğdum.  Ailemin dört çocuğu var. 2 Oğlan, 2 kız kardeşiz. Ben haksızlığa hiç tahammülü olmayan, atak birisiydim. Küçükken mahalle düğüşlerinin en önündeydim. Mahallede oyun oynarken, ben en baştayım. 1957 yılında askere gidinceye kadar, babamın işinde birlikte oldum. Bağ, bahçe, otelin işi ile uğraştım. Ortaokulu sonradan bitirdim. O zamanlar otelimiz İskilip’te tek idi.

İskilip’e birisi bir kamyon sızdırılmış kuyruk yağı getirdi. İskilip’te düğünlerde kuyruk yağı kullanılır. Ben kuyruk yağını aldım. Aldarağın Mehmet çavuş falan bana kızdılar. Babana danışmadan alma dediler. Aldığım kuyruk yağını, ekin pazarında kilosu 280 kuruşa satmaya başladım. Millet yağ kuyruğuna girdi. Böylece müstakil çalışarak ticarete başladım. Daha sonraları kestane, portakal sattım. 

MY- Ortaokulda yapılan boykot hadisesini anlatırmısınız.

Bir gün otele geldiğimde; Ulaştepe’den iki çocuğu, elleri yüzleri kan içinde dövülmüş olduğunu gördüm. Sizi kim dövdü dedim. Emniyet amirinin kızının yüzünden, polislerin karakola götürüp dövdüğünü söylediler. Ortaokul Müdürü Sadık Koçhisarlıydı. Çocukları alıp postaneye götürdüm. Valiye telefon açıp durumu bildirdim. Kaymakam Çoruma gidiyormuş, o yüzden durumu size bildiriyorum dedim. Valide çocukları götür, rapor al dedi. Bende çocukları hükümet tabibine götürdüm. Dr. Rıfat Önder den çocukların üçüne 13 gün, diğerlerine daha az rapor aldım. Tekrar valiyi aradım, durumu ilettim. Vali kaymakamın geldiğini, kendisine gerekli talimatı verdiğini, durumda terslik olursa kendisinin geleceğini bildirdi. Ondan sonrada birçok kişiye İçişleri Bakanına telgraf çektirdim. Çocuklar okula gittiler. Okul çıkışında “Olurmu böyle olurmu. Kardeş kardeşi vururmu.” diye hep birlikte bağırarak çarşıya çıktılar. Vatandaşlarda onların peşine düştü. Çarşıda bunlar olurken, bizde 15 kişi kirmanın lokantasında oturuyorduk. Lokantaya iki polis gelerek, beni karakola götürmek istediklerini bildirdiler. Niye götürmek istediklerini sorduğumda, emniyet amirinin istediğini bildirdiler. Bunun üzerine 15 arkadaşla birlikte kalktım. Karakola giderken, çarşıda biriken vatandaşlara işaret ettim, onlarda bizimle birlikte karakola doğru yürümeye başladılar. Osman Evlüce ile Hamza Şahinde burada idi.  Karakola gelince emniyet amiri-“ Dışarıda biriken vatandaşlara söyle de buradan gitsinler.”dedi. Karakolun balkonuna çıkarak dedim ki- “ İskilipli hemşerilerim. Ben memleket namına fedakârlık yapıyorum. Bunlar beni burada öldürebilirler. Sakın ola buradan ayrılmayın.”  Karakolun önünden, konağın önüne kadar vatandaşlar birikti. Durmadan slogan atıyorlardı. Bunun üzerine beni karakoldan bıraktılar.



Olaya İçişleri Bakanlığı müdahale etti. Emniyet amirini ve Ortaokul müdürü Sadık Koçhisarlıyı İskilip’ten başka yere tayin ettiler. Koçhisarlı aslında iyi adamdı. İskilip’te bu tip olaylara ben müdahil oldum.

 MY- Siyasete girişiniz nasıl oldu?

İskilip’te önceden elektrik yoktu. İskilip’in Ulaştepe mahallesinde dört ayrı yerinde köşe başlarında bulunan gaz yağı ile yanan feneri, Hasan lakabıyla bilinen biri yakardı. Rıfat’ta kafası çalışan birisi. İskilip’te sinema salonu açmak istiyor.  Bunun için yer lazım. Bizim evde bunun için toplantı yapıldı. Toplantı da halkevinin yanına, sinema salonu yapılmasına karar verildi. Yanına da jeneratör odası yapılacak. Oradan çarşı camisi ile Hanönü, Şıhyavsu camisine hat çekilecek.

Baha Koldaş ile birlikte Şıh Eteme gittik. Şıh Etem benimde ana tarafından akrabam olur. Beni tanımadı. Bu kim diye sordu. Çaloğun Ali ağanın oğlu Mustafa dediler. Bana “Allah seni daim başarılı etsin” diye dua etti.

Hamam Özünden bize her yıl, üç tona yakın pirinç gelirdi. Babam evde, 1- 2 kg gelen teneke kaplar ile torbalara pirinçleri koyar, bunları babamın dediği yerlere dağıtırdık. Fakir fukaraya pirinç dağıtma işi, babamı da ayakta tutan unsur idi.

Biz demokrat partiliyiz. Seçimlerde kâğıt dağıtılırdı. Bazen halk partililer ile kavga ederdik. Siyasete böylece girdik.

Babam bana altı bin liraya cip almıştı. Onunla şoförlük yapardım. Bir gün Jandarma Yüzbaşısı; beni Kara dereye götür dedi. Yüzbaşı ve yanındakileri, dedikleri yere götürdüm. Oradayken Uğurludağ’a acilen gitmek için haber geldi.  Cip’e atladık, bir saatte Uğurludağ’a gittim. Yüzbaşı sırtımı sıvazladı. Seni Jandarma Genel Komutanlığına şoför olarak göndereceğim dedi. Askerlik sıram gelip yoklama için şubeye gidince, beni jandarmaya ayırdılar. Jandarma daha uzun süre askerlik yapardı. Askerlik dağıtımında beni, Tunceli Hozat’a gönderdiler. Burada beş ay kaldım. Asya gribi diye bir hastalık geldi, hepimiz hastalandık. Orası hayat şartları zor yerdi. Bir gün beni binbaşı çağırdı. Cezamı verecek diye korkarak yanına gittim. Odasına girince binbaşı ayağa kalktı.” Oğlum Mustafa senin İstanbul a tayinin çıktı. Bu büyük iş, sana kim torpil yaptı. Ben üç yıldır tayinimi buradan başka yere yaptıramıyorum. Onlara söyleyin de benimde tayinimi çıkarsınlar.” Dedi.  Bende -Söyleyeyim komutanım dedim. İstanbul a gidince şöförlüğümü imtihan edip, beni jandarma albayının şoförü yaptılar.  Her sabah onu Teşvikiye’den alıp getiriyordum. Görevli olarak gidip gelirken, İskilip askerlik şubesinin eski albayı ile karşılaştım. Onu da arabaya aldım. Giderken cipe albayın düğmesi düşmüş. Ertesi günü bizim albayı birliğe getirirken, albay düğmeyi arabada buldu. Bana-“ bu düğme kimin, kimi arabaya aldın.” dedi. Bende tanıdığım piyade albayını cip’e aldığımı söyleyince, niye aldın diye beni dövdü. Ertesi günü, albayın şoförlüğünü artık yapmam dediğim için, bir hafta hapse atıldım. Hapisten çıkınca, şoförlüğü yapacaksın dediler. Bende yapmam dedim. İstanbul da Beşiktaş kaymakamı İskilipli Süreyya Serbest vardı. Ona gidip durumu aktardım. Oda albayı tanıyormuş. Onunla görüştü, beni Beykoz’a aldırdı. Orada da şoförlük, araba tamiri, telefon tamiri yaptım. Her altı ayda bir Jandarmanın atışı vardır. Atıcılığı ben orda öğrendim.

1961 Yılında babama dedim ki “ Bana onbin lira ver, cip alacağım.” Oda bana otelde çalış dedi. Ben otelde çalışmak istemiyordum. İki bin beş yüz lirayı kefalet kooperatifinden aldım. Ali Küyük ile ortak cip aldık. Her gün sabah namazını kılıp cipin başına geçip çalışıyorum. Bir senede arabanın borcunu bitirdim. Borç bitince Ali Küyüğe-“ cipi ya al, ya bana sat.” dedim.  Cipe 14 bin liraya pazarlık ettim. Ama verecek yedi bin lira para yoktu.  Eve gidip, rahmetlik hanımımın altınlarını alıp geldim. İsmail Kayılı benim halamın oğlu idi. Fehmi Vahapoğlunun da eniştesi. Kayılıya - “ Benim altınları al, yedi bin liralık kısmını sat.” Dedim. Oda dedi ki- “Mustafa hanımının altınlarını satma. Yarın başına kakılır problem olur. Ben sana o parayı vereyim. Eline geçince bana getir.” Dedi. Ziraat bankasına gittik ve bana, hesabından para çekme yetkisi verdi. Ben onun hesabından para çekmedim. Kargıda Sadık Tuzcu vardı. Ona dedim ki;-” Benim yedi bin liraya ihtiyacım var.” Oda cevaben- Tamam ben İskilip e gelirim dedi. Sadık Tuzcu İskilip’e gelip, Tuzcu oğlunun dükkânına oturup paça yerken, bana haber gönderip oraya çağırmış. Bende haberi alınca, Tuzcu oğlunun lokantasına gittim. Birlikte oturup yemek yerken, masanın üzerine yedi bin lirayı koydu. Parayı alıp Mustafa Küyüğün dükkânına giderek,  parayı Mustafa Küyüğe verdim. Cipi Ali Küyükten devir aldım. Ben Sadık Tuzcunun borcunu da ödedim. Daha sonra üç senede iki cip daha aldım. Üç cipim oldu.

1960 İhtilal’ından önce İskilip’e belediye başkanı seçilecek. Tarım Bakanlığında çalışan, Ziya Şensesi bağımsızdan belediye başkanı seçeceğiz dediler. Ben o kadar faal çalışıyorum ki. 1956 yılında Ziya Şensese çalışıp, belediye başkanı seçtirdik. Ben daha askere gitmemiştim.

Benim üç çipim var. Osman Çorumlu istifa etti. Hilmi Genç belediye başkanı oldu. Bir gün polis gelip, yazıhanemin önündeki cipleri kaldırmamı söyledi. Bende- “Memur Bey, burası cip yazıhanesi. Ben buradan cipleri nasıl kaldırırım.” dedim. Oda-“ Baş Komiserin talimatı var, kaldıracaksınız.” dedi. Bende –“ Hangi yiğit kaldıracaksa, benim ciplerimi buradan kaldırsın.” dedim. Bunlar siyasi zorlamalar idi.

Bir gün Kemal Çarkacı ile Kocaali gelip-“ Mustafa Kestek Kurşunlu da kaza geçirip vefat etti.  Gidip cenazeyi alalım dediler. Gidip cenazeyi İskilip’e getirdik. Sonrada Kocaali,  İminalın Nuri ağa, Kemal Çarkacı- ” Kesteğin arabasını sen al.” dediler. Almam dediysem de almamı ısrar ettiler. Kısmette varmış aldım. Böylece akaryakıt işine başladım.  Bazen İzmit’e, bazen Mersine gidip mal alıp getiriyorum.

Senato seçimi geldi. Süreyya Serbesi Çorumdan aday yaptık. Otelin yanındaki odayı parti binası gibi donattım. Seçimlerde sadece İskilip’ten, Serbeste oy alabildik.

Süreyya Serbesin isteği üzerine, İskilip’ten Belediye başkan adayı arıyoruz. Mehmet Tatarın yanına gittim, seni aday yapalım dedim. Kabul etmedi. Kıraathaneye gittim, Tahtakılıç tavla oynuyor. Seni Süreyya Bey istiyor dedim. Önce tereddüt edip, Süreyya beyin yanına gitmek istemedi. Çünkü Süreyya beye borcu vardı, parayı isteyecek zannetti. Süreyya Beyi yanına gidince, Tahtakılıça başkanlığa adaylığı teklif etti. Tahtakılıç – “Parasının olmadığını, bu işin masrafının altından kalkamayacağını” bildirdi.  Ona- ”Seçim masrafını ben karşılayacağım. Başkanlığa seçilirsen altı ay içinde bana borcunu ödersin. Kazanamazsan harcadığım parayı istemeyeceğim” dedim. Yazıhane de şoförlere  “ Hepimiz Tahtakılıça çalışacağız. Masrafımızı seçilince alırız.” Dedim. 1968 yılında Tahtakılıçı başkan seçtik. İkinci döneme geldik. Tahtakılıç yine bağımsızdan aday oldu. 

 İkinci seferde bende, belediye meclisine girdim. Başkan vekili oldum. Tahtakılıç İskilip’ten ayrılınca, başkanlığa ben vekâlet ediyorum. Tahtakılıç Ankara’ya gitmişti.  Hacı Karanide otobüs yazıhanesini yapıyorum. Ankara ya telefon edip Tahtakılıça demişler ki-“ Çaloğlunu başımıza bırakıp gittin. Burada bu gereksiz iş yapıyor. Tahtakılıç hemen İskilipe dönerek, yapılan yazıhane binasını yıkmaya kalktı, yıktırmadım. Yeni seçim dönemi gelince Hocaliyi, Nuri ağa, Küyüğü aldım belediyeye gittik. Tahtakılıça – “ Senden başarılı bir çalışma göremedik.” dedim. Tahtakılıç-  Daha iyisini bulursanız onu seçin dedi. Bunun üzerine seçimde bağımsızdan aday oldum, 113 oy ile seçimi kaybettim. Hilmi Genç başkan seçildi. Üç yıl reislik yaptı, 12 Eylül de başkanlıktan aldılar. Mustafa Yelkovan ile Metin Kalyoncuyu İskilip’e başkan yaptılar.

Özal Başbakan olduktan sonra, Merzifon Top tepede Özalı karşılamaya gittik. 25.03.1984 seçimlerinde belediye başkanlığına aday olup, ANAP’TAN seçimi kazandım. Yapılan seçimde; yurt genelinde % 65 Belediye başkanlıklarını ANAP kazanmıştı. Ankara’da Arı sinemasında başkanlar toplantısı düzenlendi. Toplantıda söz alarak- “  Çarşının içindeki ortaokul binasının başka yere taşınmasını, çiftçi malları koruma parası sorun oluyor, bunu kaldırın.” dedim. Bu konuşmam Özalın hoşuna gitti, bana teşekkür etti. Belediye başkanlığına seçildim ama belediyede çöp kamyonu yok. Çöpler vaktinde alınmıyor. Belediyede 28 memur, 43 işçi kadrosu var. Belediyenin çok sorunu var. Su yetmiyor, jeneratör ile üretilen elektirik yeterli olmuyor. Ankara da İller Bankasında daire başkanı olan Şükrü Serdara giderek, Genel Müdürün yanına çıktım. Sorunlarımızı anlatınca Genel Müdür - ” Başkan Türkiye’nin senin gibi başkana ihtiyacı var.” Dedi. Suyun temini için genel Müdürden söz aldım.  Rıhtım yapmak için çalışıyorum. Enerji Bakanı diyor ki” İzmir’de bizim elektriklerde yanmıyor. Meclise guruba gidip, Özalı görmek için kapıda beklemeye başladım. Özal ile karşılaştığım da Özal elini sırtıma koydu-“ Atatürk barajını bitireyim, senin tüm istediklerini yapacağım.” Dedi.

MY- Özal ile özel hatıranız var mı?

Özal beni seviyordu. Mecliste Milletvekili Ahmet Altıntaş ve Ahmet Soğancıoğlu ile oturup, Özal’ı bekliyorum. Mesut Yılmaz geldi, Özal’ın partiden çıkıp meclise geldiğini söyledi. Beklerken Özal meclise geldi. Sayın Başbakanım ben İskilip Belediye başkanı deyince “nerde o” dedi. Tokalaştık beni kucakladı. Ona dertlerimi anlattım.  Ben anlatıyorum, etrafta notları aldılar. Özal dedi ki-“ Çalık suyun yapılıyormuş, elektrik işinide halledeceğiz. Okul içinde sana 250 lira gönderiyorum bu işe de başla, kalanını sonra göndeririz.” Dedi. Onu İskilip’e davet ettim. 16 bin ilçe nüfusumuz vardı. Belediye hopörlerinden- “ çok değerli hemşerilerim. Türkiye’nin başbakanı ilk defa İskilip e geliyor. Hangi partiden olursan ol, belediyenin önüne gel.” Diye Özal’ın geleceğini duyurdum. Dolmaları yaptırdım. Gece saat 12 oldu ama kimse yerinden kıpırdamıyor, Özalı bekliyor. İskilip’e Osmancık’tan, Çorum’dan Çankırı’dan gelenler de oldu. Vali, Özal, ben Belediye den konuşmak için meclis salonundan çıkarken, bu arada top patlayınca Özal sarsıldı. Vali başkan ne oluyor deyince, bir şey yok şerefe top patlıyor dedim. Niye haber vermedin dediler. Özalı başkanlık koltuğuna oturttum. Bütün dertlerimi anlattım. Dokuz tane bakan var. Özal dedi ki- “ Çalığı mecliste görmek istiyorum. Ben Özal’dan Askeri malzeme üretim yeri istedim. Özal “ Sana on milyar lira vereceğim, fabrika kur.” dedi. Ankaradan 4-5 heyet geldi. Özalı konutunda bile görebiliyordum. Ben İskilip’in suyunu, elektrik konusunu hallettim. Belediye binasına ilave yaptım. Söke’ye gittiğimde yolların parke kaplı olduğunu gördüm. Oradan üç tane parke getirdim. İskilip’te parke üretip, yolları parke kapladım. Çarşı Camisine kalorifer yapmak için faaliyete geçtik. Vakıflar inşaatı durdurdu.

Kazım Oksay telefon ederek, başkan öyle yemeğini sende yiyorum dedi. Buyur bakanım dedim. Vatandaşı belediyenin yanına çağırdım. Kazım Oksay’a –“ Ruhsat alınmadığı için inşaatı durdurduklarını.” Söyledim.  Kayseri bölgeye gittim. Komisyon toplandı. Profesörler dedi ki-“ Tarihi camiye kalorifer yapılır mı? ”

Bende dedim ki-“ Sayın profesörler bizim memleket soğuk. Caminin ısınması için dört tane soba kurulması, her taraftan boru geçmesi lazım. Camide soba devrilir, borular etrafa saçılırsa ne olur?” dedim. Bölge müdürü dedi ki-“ başkan bir dışarı çık.” Dışarı çıkınca müdür yanıma gelip bunlar şu parayı yatırmanı istiyorlar. Bunu yatır bu iş olsun bitsin dedi. Bende olur dedim. Mehmet Atar bu parayı nereden bulacağız başkan dedi. Bende olsun, gerekirse cebimden karşılarım dedim. Bize kalorifer onayını verdiler, böylece çarşı camisinin kaloriferini tamamladık.

Özal bize İskilip e bir fabrika kur, ben onmilyar lira göndereyim dedi. İskilip te toplantılar yaptık. Nasıl bir fabrika yapacağımızı kararlaştırıp, Özal’ın söylediği fabrikayı kuramadık. Şirket kurup vatandaşların katılımını sağlayamadık. 

MY- Sayın başkan Genç nesil e bir mesajınız var mı?

Genç nesil e söyleyeceğim önce dürüst olmalarıdır. Ticari hayatta bu çok önemlidir. İskilip’te halen nerde bir sorun varsa, iki ortak arasında problem varsa çözmek için beni çağırırlar.

İkincisi çalışkan olmalarıdır. Ben çalıştım. Mersin, Kocaeli, İzmir’den İskilip’e gece gündüz demedim, akaryakıt taşıdım. Gelirken de iki paket sigara içiyordum. Ciğerleri mahvettim. Bırakalı 2,5 sene oldu ama halen sigaranın verdiği rahatsızlığı çekiyorum.

Bu güzel sohbet için size teşekkür ediyorum.



MUSTAFA YOLCU






5 Temmuz 2012 Perşembe

MUSTAFA HİDAYET VAHAPOĞLU




MUSTAFA HİDAYET VAHAPOĞLU 23.05.2012



MY- Bize kendinizi tanıtırmısınız.

1956 Yılında İskilip Sakarya Mahallesinde, Mısırlı hocanın mezarının bulunduğu çeşmenin karşısındaki evde doğdum. Babam Hacı Vahaplar sülalesinden, annem Yesirağa sülalesindedir.

İlkokula babamın memuriyeti nedeniyle Ağrı ilinin Tutak ilçesinde başladım. Bayatta devam ettim, Şırnak’ta bitirdim. Ortaokula İskilip’te başladım, Şırnak’ta devam ettim, Erciş’te bitirdim. Liseye Erciş’te başladım, Konya Karatay lisesinde bitirdim. Lise son sınıfta, ülkücü olduğum için ikmale bırakıldım.

İskilip’te ortaokulu birlikte okuduğumuz İsmail Özer, Mehmet Küyük olmak üzere çoğunu ismen hatırlamadığım, görünce tanıdığım arkadaşlarım var.



MY- Kürtçeye vakıf oldunuz mu?

Şırnak civarında konuşulan Kürtçeyi anlıyorum. O bölgede farklı lehçeler var. Şırnak’ta bulunan, Eruh’ta konuşulan Kürtçeyi anlamıyor. Bu sebeple Şırnak ta konuşulan Kürtçeyi anlıyor, birazda konuşabiliyorum. O bölgeden halen görüştüğümüz arkadaşlarım var.



Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini bitirdim. Yüksek lisansımı Ankara Üniversitesinde, doktora eğitimimi ise Gazi Üniversitesinde 1987 yılında tamamladım. 

En büyük arzum pilot olmaktı. Silahlı kuvvetler imtihan açmıştı. İmtihana girerek 1979 Yılında Türk Silahlı Kuvvetlerine geçtim. Jandarma Okullar Komutanlığında eğitim uzmanı, plan program şube müdürlüğü, daha sonra Jandarma Genel Komutanlığında proje subaylığı görevlerini yaptıktan sonra, 1988 yılında MGK Genel Sekreterliği bünyesindeki görevime atandım.  Askerliğimin 2/3’si MGK genel sekreterliğinde geçti. 2007 Yılında da buradan, kendi isteğimle siyasete atılmak için emekli oldum.



MY- Küçüklüğünüzde size okuma zevkini kim aşıladı?



Bu konuda, rahmetli babamın hakkını hiç inkâr edemem. Babam ortaokul mezunu idi. Okumaya aşırı düşkünlüğü vardı. Ayrıca okumaya düşkünlüğümde, babam kadar üzerimde tesiri olan dedem ile amcamdır. Dedem Akşam gazetesi, amcam Cumhuriyet gazetesi okurdu. Onlar gazetesini okuyunca ben alır, gazeteleri okurdum. Halen haftada bir kitap okumasam, günde en az üç gazete okumasam rahatsızlık hissederim. Dedemin birçok hatırasını dinledim. Ailemizde erkek çocuğuna özel önem verilirdi. Bende ailenin en büyük erkek çocuğu idim. Bu yüzden bana özel önem verirlerdi. Sürekli dedemi ve amcamı dinlerdim. Dedemin lambalı bir radyosu vardı. Radyonun anteni avluya kadar uzanırdı. Bu radyodan ajans dinlenirdi. Dedem; aile ile ilgili hafızayı bana aktarmaya çalıştı ve askerliğini anlattı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanmış bazı olayları anlatırdı. Daha sonraki dönemlerde dedemin bana anlattıklarının, bire bir doğru olduğunu gördüm. Dedem Hasan Cemal in dedesinin idare ettiği 4. Ordu da Belh’te görev yapmıştı. 13.5 yıl askerlik yapmış. Suriye, Beyrut oraları çok iyi bilirdi. Tarihçi olmamama rağmen, tarih zevkini onlardan aldım. Bu devrede gazeteci Burhan Feleği tanıdım.



MY- Dedenizin anlattığı, unutamadığınız hatıranız varmı?

Dedemin anlattığı olaylardan; dedem Lübnan çıvarında bulunan Filistinlilere çok kızardı. Lübnan civarında birlikleri dağılıyor. İki arkadaş kalıyorlar. Burada Kral Abdullah’ın yaşattığı bir takım olaylar var. Dedem diyordu ki ”  Ben Arapçayı çok iyi biliyordum. Bizim askerler, Türkiye de konuştuğu gibi Arapça konuşuyordu. Türk askerlerinin karınlarının yarılması hadisesini anlatarak: Araplar soruyorlar “Paranız nerede” dedem cevaben-” parayı harcadık, paramız yok“ diyor. Başka askerler yanlış bir Arapça ile-” parayı yedik” diye cevap veriyorlar. Araplarda parayı yuttu sanarak, askerlerin parasını almak için karınlarını yararak öldürüyorlar, para da bulamıyorlar.

Bir bağ evine saklandıklarında, pişen et kokusu burunlarına geliyor. Kokunun geldiği tarafa gittiklerinde, çıldıran bir kadının çocuğunu kazana koyarak, pişirdiğini görüyorlar. Yanındaki arkadaşı bu durumu görünce çıldırıyor.



Rahmetli Atıf hoca ile ilgili şunları anlatmıştı. “Benim ismini taşıdığım Mustafa Hidayet  dedem, o tarihte İstanbul’da Bayazıt Camii imamı ve Şehzade mektebinin hocası imiş. İskilip’ te okuyan Atıf hocayı zeki bir talebe olarak görüyor. İskilip’te öğrenimi bitince okusun diye, Atıf hoca ile Vahap dedemi yani dedemin babasını İstanbul a götürerek okula yazdırıyor.  Dedem Kuvayı Milliyeci oluyor. Atıf hoca ise Patişahcı oluyor. Atıf hoca idam edildikten sonra, hanımı ve kızı bir süre İskilip’te bizim evde kalıyorlar.



Dedem bize-“ Komşuluk ilişkilerinde çok dikkatli olmamız ve komşu hukukuna riayet etmemiz gerektiğinden bahseder, şana şöhrete düşkün olmamamız gerektiğini nasihat ederdi. Arkadaşınız ile birlikte olduğunuzda, arkadaşınız bir elmayı ikiye bölerek büyüğünü size, küçüğünü kendisine bırakıyorsa; bu arkadaşınız değerli birisidir. Onunla arkadaşlık et, tersini yapandan uzak dur” diye öğüt verirdi.



MY- Meslek hayatınız ile ilgili hatıranızı anlatırmısınız.



Gece olup başımı yastığa koyduğumda,hiç bir zaman günün muhasebesini yapmadan uyumadım. Yaptığım işlerden vicdanen müsterih oldum. Allaha binlerce şükürler olsunki; bilerek çoluk çocuğumun kursağına  haram lokma koymadım.



Meslek hayatımda hep üst düzey yöneticilerle çalıştım. Görevim gereği Başbakanlıkla, Cumhurbaşkanlığı ile çalıştım.

İki şeyi yapmak istedim. Birincisi-“ Malazgirt ovasında, Anadolu’nun fethinin dolayısıyla Türk yurdu oluşunu canlandıracak bir görsel eser kazandırmaktı. Bu batılı ülkelerde örnekleri olan bir uygulama. Malazgirt savaşının geçtiği alanda, Türk ve Bizans ordusunun mücadelesini üç boyutlu, aslına uygun bir anlatım olacaktı. Yeni nesillere bu maket üzerinden Malazgirt Savaşının Türk ve İslam tarihi bakımından anlam ve öneminin anlatılmasını sağlamaktı. İkincisi ise –“ Van’da Ermenilerce yakılan ve halen toprak altında bulunan eski Van şehrinin kazılarak, yeniden ortaya çıkarılması ve buranın 2015 yılında Ermeni mezalimini sergileyecek şekilde, dünya kamu oyunun bilgisine sunulmasını sağlamaktı.” Van olayını Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’de onaylamış ve ödenek ayrılması için Başbakanlığa yazılmıştı ama bunun ile ilgili ne ödenek ayrıldı, ne kazma vuruldu. Öylece kaldı. Bu ikisini de gerçekleştiremedim. Maalesef ülkemizde politikaların devamlılığı yok. Birinin yaptığını, diğeri aynı partiden bile olsa bozuyor.

Ahlatta Selçuklu Mezarlığı vardır. Bu mezarlık dünyanın sayılı mezarlıklarındandır. Döneminde Londra, Paris, Moskova, Berlin, Roma gibi tarihi eski şehirlerin mezarlıkları ile eşdeğer büyüklüktedir. Yani Ahlat önemli bir nüfus ve medeniyete sahip Türk kentidir. Osmanlı gelmiş, Selçukludan kalan Ahlat mezarlığı mezar taşlarını, kale surları yapımında kullanmış. Cumhuriyet devrinde de bugünkü Van havaalanının yapımında dolgu maddesi olarak yine Selçuklu mezar taşları kullanılmış.



MY- Size siyasi şuuru kim verdi.

Babamla amcamın siyasi görüşü farklı idi. Amcam sol düşünceli iken, babam Rahmetlik Türkeş’in hayranı idi. Babam vatan, millet, din derdi. Bu değerleri ön planda tutardı. Bizi de bu şekilde yönlendirirdi. Erciş lisesinde edebiyat öğretmenimiz vardı. Bize Malazgirt savaşını konu eden müsamere yaptırdı. Tarih bilincini aşıladı. Sosyal çevremiz bunun devamını sağladı. Allaha şükürler olsun, çizgimizde kırık olmadan bu günlere geldik.



MY- Siz görevli olarak yurt dışına da gittiniz. Bu konuda anlatacaklarınız var mı?

Resmi görevli olarak 27 ülkeye gittim. Hükümeti temsilen de gittim. Görevlerimiz ülke güvenliği ile ilgili konulardı.

İsmini vermek istemediğim bir Avrupa ülkesinde,  büyükelçimizin ülkenin gündemdeki en önemli konudan habersiz olduğunu, Türkiye’den gönderilmiş koruma polisini kullanmadığını, Elçiliğin bulunduğu sokağın bölücü örgütün afişleri ile dolu olduğunu gördüm. Sokaktaki afişleri kendim indirmeye kalktım. Ankara’ya şikâyet edildim. Aslında bu tür Türkiye aleyhine afiş vesaire olaylarını elçilik engelleyebilirdi.



MY- Yurt dışında temsilde, boşluk olduğunu söyleyebilirmiyiz.

Tabiî ki. Elçilikler Türk evidir. Başı sıkışan vatandaşın, ihtiyaç sahibi kişilerin buraya başvurduğunda; sorunlarına sahip çıkılması gerekirken, tersine vatandaşlar elçiliklere giremez, sorunlarına muhatap bulamaz olmuştur. Bu söylediğim 1990 lı yıllardır.



MY- Monşer tabirine katılıyor musunuz?

Buna tam katılmıyorum. Siyasi iktidarlar yön gösterirlerse, güzel şeylerde oluyor. Görevinin bilincinde olan elçilerimizde vardı. Batılı ülke istihbarat örgütlerinin, oradaki Türk topluluklarının içine girerek, onları yanlış yönlere yönlendirdiğini, yanlış işler yaptırdığını gördüm. Buradaki faaliyetlerin kötü uzantıları, ülkemize kadar gelmektedir. Bölücü faaliyetlere destek oluyorlar. PTT damgası vurulmuş, patates mührü vurulmuş evrakları; “ ben Türkiye’de baskı görüyorum” un delili olarak kabul edildiğini gördüm. Maalesef bu ülkelerin, bize dostane davranışları yoktu. Ayrılıkçı örgütlerin, bu ülkelerin himayesinde büyüdüğünü gördüm.



MY- Alpaslan Türkeş le yakından tanışıyor muydunuz?

Rahmetlik Türkeş’in bir çok kez elini öptüm. İlk karşılaşmamız da dört beş gençtik. Bize nerede okuduğumuzu, ne olacağımızı sordu. Bende” Pilot Subay olmak istiyordum, ama bu imkanı kaçırdım .” dedim. Bana” Oğlum sen oku, üniversitede okurken imtihana girerek subay olabilirsin.” Dedi. Zaman zaman gençlerle toplantısı olur, bize tavsiyelerde bulunurdu. Mesafeli de olsa, aynı mekanda birlikte olmanın verdiği güzel duygularım var. Benim üzerimde büyük bir etki yarattı. Allah ondan razı olsun.



MY- Türk askeri nasıl olmalıdır?



Dünyaya yeniden gelsem, yine asker olurdum. Kamu hizmetinde Muharip asker olurdum..



1- İyi bir Türk askerinin taşıması gereken asgari özellikler; askerin kuvvetli bir maneviyat sahibi olması gerekir. Allah inancı, İslam inancı taşımayanın, iyi bir maneviyat sahibi olmayanın iyi asker olması mümkün değildir. Asker barış şartlarında savaş şartlarını yaşar. Askerlik mesleği para karşılığı yapılacak bir meslek değildir. Maneviyat sahibi olmak, olası bir savaş şartlarında kendinizi ve vazifenizi yapma imkanı doğurur. Askerin; öncelikle manevi yönü güçlü olması gerekir.



2- Güçlü bir adalet duygusu olmalıdır. Hiyerarşiden tutun, disiplin kurallarından tutun, size emanet edilen vatan evlatlarından tutun, sizden beklenen vazifeye kadar, adalet terazinizden sapma olursa istenilen yere varamazsınız. Bizim askerimiz sert komutanı sever. Sert komutanın da adaletli olanını sever. 



3- Devlet malını azami derecede koruyucu olması gerekir. Asker devletin kendisine emanet ettiği, o an kullandığı malzemeye dikkat etmezse, bunlara sahip olmazsa, vatana hiç sahip olamaz.  Vatan savunulduğu müddetçe somutlaşır, anlam ve önem kazanır.



4- Asker tarihi ve tarihi olayların günümüze kadar uzanan siyasi etkilerini bilmek zorundadır. Askerin toplumdan kopmaması gerekir.



5- Askerin iyi bir aile hayatının olması gerekir. Düzgün bir aile yaşantısını oluşturamayanların, yaşatamayanların, askerlik mesleğinde başarılı olması mümkün değildir. Başarı demek rütbe alıp, ordu komutanı olması şeklinde söylemiyorum. Hizmetini tam yapabilmesi manasında söylüyorum. Bir askerin nöbet ve diğer vazifelerle, aktif meslek hayatı boyunca evinden üç yıldan fazla ayrı kalması gerekiyor. Dolayısı ile evinden ayrı kaldığı sürede, gözünün ve aklının arkada kalmaması gerekir.



Mehmetçiğin ifa ettiği askerlik hizmeti, bizim dinimiz gereği vermemiz gereken, fitre ve zekâtın karşılığıdır. Askerlik sağlam bedenin zekâtıdır, fitresidir.  Allahın verdiği bu sağlığın karşılığı olarak, erkek evladı askerliğini yapar. Askerlik mesleği gençlerimize zor gelmemelidir. Burası irade eğitiminin yapıldığı yerdir. Babası söylediğinde yerinde durmayan çocuk, komutanı dediği için yerinden kıpırdamaz.  Anadolu evladı askerde, ölümün karşısında bile “ ölürsem şehit, kalırsam gazi” duygusunu hiçbir zaman yitirmeden, görevini gözünü kırpmadan yapar. Asker ocağı Peygamber ocağıdır. Bu duygudan uzaklaşılamaz. Bizim milletimiz, batılılarda olduğu gibi vicdani retçilerin taban bulamadığı bir millettir.



MY- Hemşerilerimize iletmek istediğiniz, mesajınız varmı?

Bir İskilipli olarak şunu söylemek istiyorum. Bizim çocukluğumuzda teneffüs ettiğimiz, İskilip’in o güzel atmosferini, o manevi havasını devam ettirsinler. Şöyle bir örnek vereyim; Ramazanda sofra da ortaya keşkek konmuş, topun atılmasını beklemenin duygusunu kaybetmesinler. Siyasi akımlar, iktidarlar gelip geçer. Onların eğer hizmet ettilerse eseri kalır. Onların etkisi ile guruplaşmasınlar, ayrışmasınlar. Bunu yapabilenler İskilipli, Çorumlu kimliğini kaybetmeyenler; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma, Türk olma duygusunu kaybetmezler.



İskilip in nüfusunda ciddi bir sirkülasyon var. Dışarıya göç var. İnsanlarımız çoluk çocuğunun rızkının peşinde memleketinden kopup, gurbete gitmek zorunda kalıyor. Bunlardan biriside benim. Ama İskilip’ten kopmadım. Yılda bir defa bile olsa, parkın dondurmasını yemek için, Ramazanda nareyi topu duymak için, düğünde dolma yemek için İskilip’e gidin. Büyük şehirlerde yaşanmayan komşuluk ilişkilerini özellikle çocuklarınıza, ailenize teneffüs ettirin. Komşularınızla tanıştırın. Mümkünse onların evlerine, akşam ziyaretlerine götürün. Ailenizi bağa, bahçeye götürün. Çocuklarınızı İskilip’e getirin. Hısım akraba ile kaynaşmalarını sağlayın. Özellikle de mezarlıkları ziyaret edin. Kız erkek ayrımı yapmadan çocuklarınızı mutlaka okutun. Yüksek öğrenim görmelerini teşvik edin.



Hidayet beye, verdiği bu değerli bilgiler için teşekkür ediyorum.





Mustafa Yolcu






27 Haziran 2012 Çarşamba

PROF.DR.ABDUL HALUK ÇAY

PROF. DR. ABDUL HALUK ÇAY
14.05.2012

MY- Haluk Bey bize kendinizi tanıtırmısınız.
23.12.1945 Tarihinde İskilip’te doğdum. Baba tarafım Çatlak dereden, efendi oğullarıdır. Ömer Efendi dedemdir. İsmail Çay babamdır. Anne tarafım Baha Bey mahallesinden, Gümrükçü oğullarından Nuriye hanımdır. Babam askerlik sonrası PTT memuru olmuş. Tayini Amasya ya çıktığından, Amasya ya taşınmışız.
Bir yaşından 8 y...aşına kadar olan devrem Amasya da geçti. İlkokul bir- ikinci sınıfı Amasya da okuduktan sonra, Çoruma tayin olduk. Gazi Paşa İlkokulunda dördüncü sınıftan itibaren eğitimime devam ettim. 1957 de ortaokula Amasya da başladım.
Erdoğan İnal, Mehmet Kale, İsmet Kasımcan, Mehmet Köse, Mustafa Namlı ortaokuldan arkadaşlarımdı. Geniş bir arkadaş çevremiz vardı. Başarılı bir öğrenci olduğumu söylerler.
1960 Yılında Lise birinci sınıfı Çorumda okudum. Tayinimiz Amasya ya çıkınca Lise iki ve üçüncü sınıfı 1961- 1963 Yıllarında Amasya da okuyarak bitirdim. Liseyi bitirdikten sonra, aynı yıl babamın tayini İstanbul Beylerbeyi PTT. Çıktı. İstanbul a taşındık. Edebiyat fakültesini kazandım.
1963 yılından (1974- 1975 yılları dışında) 1980 yılına kadar, İstanbul da kaldım. Bir yandan çalışarak, bir yandan okudum.
Okul yıllarında fikir hareketleri önemli idi. 1961 Anayasasının verdiği özgürlük ortamını, aydınlarımız hazmedemedi. Bu anayasa en demokratik anayasaydı. Ülkede kutuplaşma oldu. Bizde kendi yerimizi bulduk.1967 Yılında Kadıköy Türkçüler Derneği başkanı oldum. Bu devrede ben; fikir adamı Nihal Atsız, Nejdet Sancar, Necip Fazıl Kısakürek ile tanıştım. Seminer ve konferanslarına katıldım.
1967 Yılında Taha Akyol gurubu ÇKMP gençlik kolları başkanlığından çekilince, ben başkan oldum. Başkanlık 1969 kadar sürdü. Adana kongresinde MHP de bir kopma oldu. Türkçü gurup olan bizler MHP den çekildik.
1970 Yılında okul bitti. Doktora sınavını kazandım. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde, Umumi Türk Tarihi Kürsüsünde başladığım doktora çalışmasını, pekiyi derece ile tamamladım. Okullardaki boykotlar ve huzursuzluk nedeni ile İstanbul’daki yaşama şartları zorlaşınca, öğretmenlik yapmaya karar verdim.
Öğretmenliğe müracaat ettiğimde listede, İskilip Lisesinde tarih öğretmenliğinde boş kadro vardı. Bende bu kadroya müracaat ederek, 1973 yılında İskilip Lisesi'nde Tarih Öğretmenliği ile meslek hayatına başladım. 1975 Yılı sonuna kadar, İskilip’te görev yaptım. 1975 yılı Haziran-Ekim döneminde Polatlı Top ve Füze Yedek subay Okulu'nda kısa devre askerlik görevini yaparak, 1976 Şubat ayında İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler grubuna, tarih öğretmeni olarak atandım. Aynı yıl Müdür yardımcılığı görevine getirildim. Bu görevde 1978 haziran ayına kadar kaldım.
Ortaköy Eğitim Enstitüsü görevim sırasında, üç defa teftiş geçirdim. CHP iktidarı beni görevden almak istiyordu. Bir teftişimde gelen müfettiş bana; utanç verici bir soru olarak “inkılâp Tarihi dersinde, Atatürk ün nutkunu neden ödev olarak verdin.” Diye sordu. Bende cevap olarak “ Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Müfettişi, bana böyle bir soru soramaz. Sorunuzu cevaplamıyorum .” dedim. Ben Eğitim Enstitüsünün, tek doktoralı öğretmeni idim. Buna rağmen beni görevden almak istiyorlardı. Daha sonraki yıllarda, Bülent Ecevit’le aynı kabinede birlikte çalışırken, kendisine bu durumu aktardım. Ecevit hayret etti. Böyle soru nasıl sorulur dedi. Eğitim Enstitülerinden iki yıllık okul mezunlarını ilk biz mezun ettik.
1978 Eylül -1980 Ocağı tarihleri arasında İstanbul Eyüp Lisesi'nde, Ocak-Mart 1980 tarihleri arasında; Üsküdar Kız Lisesi Müdür Yardımcılığı ve tarih öğretmenliği görevlerinde bulundum. 1980 yılı Mart-Haziran aylarında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilimler grubu öğretim üyeliği ve müdür yardımcılığı görevine getirildim.

Hacettepe Üniversitesinde görev almak için, dilekçe ile başvurmuştum. Okuldan beni arayarak, göreve başlamamı istediler. 29 Haziran 1980 tarihinde, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi, Tarih Bölümü öğretim görevliliğine getirildim. YÖK Yasası'nın çıkmasından sonra, adı Edebiyat Fakültesi olarak değişen aynı Fakültenin Tarih Bölümü'nde, yardımcı doçentliğe yükseltildim. 1984 tarihinde "Sultan II. Kılıç Aslan ve Zamanı" adlı tez ile doçent olmuştum. 1989 tarihinde Profesörlüğe yükseldim
12 Eylül döneminden sonra Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Toplumla İlişkiler Başkanlığı'nda, 1983 yılından 1993 yılına kadar, Ermeni, Kürt meselesi, Türk Dünyası üzerine uzman ve daha sonra müşavir olarak görev yaptım. 1993 Haziranına kadar bu görev sürdü.
1994-1995 yıllarında, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürlüğü görevine getirildim. Yine 1991-1995 tarihleri arasında Türk Tarih Kurumu Asli üyesi olarak seçildim.
24 Aralık 1995 tarihinde yapılan Milletvekilliği Genel Seçiminde, MHP'den Gaziantep birinci sıra milletvekili adayı oldum. Kürt dosyası kitabımdan dolayı, Refah Partililer, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler, Hüseyin Üzmez aleyhimde korkunç iftiralar ile kampanya başlatarak hedef gösterdiler. MHP'nin ülke barajını aşamaması sebebiyle, 43000 oy almama, seçilmiş milletvekili olmama rağmen TBMM'ye giremedim.

Seçimlerden bir gün sonra Gaziantepli gazeteciler bana “secim sonucu hakkında ne düşündüğümü “ sordular. Bende” Buraya kahraman Çorumlu olarak geldim, Gazi Antepli olarak gidiyorum.” dedim. Ertesi günü benim bu sözümü gazetelerinin baş manşetine çektiler.

1993 yılında Türkeş beyin isteği üzerine TÜDEV kurduk ve buranın genel sekreterliğini yürüttüm. Türkeş beyin vefatından sonrada genel başkanlığı görevini yürütüyorum.

Üniversite elemanlarının siyasi partilerin üst yönetiminde yer almasını sağlayan kanunun kabulünden sonra, MHP'ne üye oldum. 23 Kasım 1997 tarihli MHP Genel Kurulunda, kongre başkanlığı yaptım ve MHP Merkez Yürütme Kurulu'na seçildim. MYK toplantısı sonrasında, MHP Divan Üyeliğine ve Divanda'da MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevine getirildim.
1999 Yılında yapılacak olan seçim nedeni ile emekliliğimi istedim ve emekli oldum. Seçimlerde Çorumda çok güzel çalışma yaptık. Milliyetçi Hareket Partisi Çorum da, tarihinin en fazla oyunu aldı. 96000 Oy aldık. 28 Nisan 1999 seçimlerinde, MHP'den Çorum Milletvekili seçildim. Türk Dünyasından sorumlu Devlet Bakanı oldum.
Bahçeli ile olan ihtilafımın sebebi; bakan olan arkadaşların, diğer bakan arkadaşının icraatları hakkında bilgisi yoktu. Bakanlar birbirinden uzak, milletvekilleri halktan, teşkilattan uzak bir pozisyon yaratıldı. Ben bunu dile getirerek; bakan arkadaşların 15 dakika bile olsa bakan arkadaşlarına, icraatları hakkında bilgi vermesini istedim. Bu olmadı. Teşkilatın bilgi sahibi olması sağlanmadı

Kazakistan da 1970 Yılında başlayan, Ahmet Yesevi külliyesinin yapımı konusu var. Bu türbeye 16 milyon dolar harcanmış, inşaatın %70 bitmişti. 10 yıldır inşaat devam ediyor. Kazak Türkleri arasında “Türkler verdiği sözde durmaz.” Sözü hâkim olmuş. Külliyenin tamamen bitmesi için sekiz milyon dolar istenilen inşaatı, 1,2 milyon dolar harcayarak bitirdim. Külliyenin açılışına Bahçeli gelmedi. Sezerle birlikte gittik. İskilip belediye başkanı, Çorum belediye başkanı, Çorum milletvekillerini açılışa davet ettim. Gelip gördüler. Ahmet Yesevi bizim için, Türk İslam dünyasının tarikat ve mezhebinin piridir. Bütün tarikatların manevi önderi Ahmet Yesevidir.

2001 yılında, Orhun anıtlarında arkeolojik kazı yaptırdım. Cumhuriyet tarihinde ilk defa; ülke sınırları dışında, üç yıl arkeolojik kazı yapıldı. Bilge kağanın hanımına ait, 4500 tane altın ve gümüş hazine bulundu. Burada bulunan anıt mezarların birebir kopyası yapılarak, asılları müzeye alındı. Kopyaları dışarıda sergilendi.

TİKA kanununu ben çıkardım. Türk Cumhuriyetlerine ait çok güzel çalışmalar oldu. Ülkemize 28000 tane Türk Dünyasından öğrenci gelip, ülkemiz üniversitelerinde okudu. Bunların 3-5 bini mezun oldu. Burada mezun olan çocuklar, şimdi ülkeleri yönetimde bir yerlere geldiler. Türkiye ile entegrasyonu güçlendirmek için çok güzel çalışmalar yapıldı.

1993 Yılında Türkeş beyle beraber başlattığımız, Türk kurultaylarından 9. Kurultayı yapmaya çalıştık. Sayın Bahçeli; Türkmenistan da beraber olduğumuz zaman kurultayın ödenek kararını imzalayacağını söyledi. Türkiye ye döndükten sonra, ödenek konusundaki kararı imzalamadı. Ama Noel Baba şenlikleri ile ilgili kararı imzaladı.
Bu kurultay ile ilgili Demirel in girişimi ile sponsor bulundu. 1999 yılı 23 Aralık ta, Polat rezonansta bu kurultayı gerçekleştirdik. Kurultay dönüşü, Bahçelinin isteği üzerine görevden alındım.
Görevimin başında iken, Çankırı- İskilip- çorumu birbirine bağlayacak demiryolu yapılması için teşebbüse geçtim. Ulaştırma bakanlığınca bu konuda proje çalışmalarına başlanarak, bir yere kadar gelindi. Görevden alındığımda; hem bu proje iptal edildi, hemde benim vasıtam ile göreve gelen İskilipli hemşerilerim, mevcut yerlerinden alınarak başka yere tayin edildi.

MY- Küçüklüğünüzde size okuma alışkanlığını kim verdi.
İlkokul 2. sınıfta “Barbaros Hayrettin geliyor, Yavuz Sultan Selim ağlıyor” adlı Feridun Fazıl Tülbetcinin kitaplarını okudum. Babamla PTT de çalışan Adil çavuş vardı. Bu kitapları o temin etmiş. Kitapları ben onlara okurdum. Adil çavuş, ben kitap okurken ağlardı. Buradan bende kitap okuma zevki oluştu. İlkokulda Emin hoca tarih dersini, bana anlattırırdı.

Önceden İskilip’te iyi bir aile dayanışması vardı. Elektrikler gece 11 de kesilirdi. Akrabaların evlerinde toplanılır, kadınlar kendi aralarında oyunlar oynardı. Bende onlara çeşitli kitaplar okurdum.
İskilip’te aşçı Mori vardı. Aşcı Mori 31 Mart hadisesinin olduğu zamanda, İstanbul da askermiş. Bunların birliği 31 ayaklanması hadisesine destek vermemiş. Abdülhamit in hallinden sonra, birliklerini ceza olarak Makedonya ya sürmüşler. Aşçı Mori Makedonya lokantalarında, oranın yemeklerinin yapılmasını öğrenmiş. İskilip’e Döndükten sonra lokanta da, orada öğrendiği yemekleri yapmış. Ramazanda demirciler çarşısındaki Hüsnünün kahvesinde; 30 gün boyu iftardan sahura kadar hikâye, masal, fıkra anlatırdı. Bende bazı akşamları oraya gider, onu dinlerdim. Aşcı Morinin anlattıklarının banta alınmasını çok istedim. Ama bu gercekleşmedi. Kütüphaneye gider orada kitap okurduk. Akşam beş olunca bizi kütüphaneden zorla çıkartırlardı.

Evimizin önünde ağaç vardı. Bu ağaçtan dal kestim. O sırada yoldan eşeği ile geçen birisi beni yanına çağırdı ve dalı niye kestin diye tokat yapıştırdı. Bir şey diyemedim. O zamanlar toplum murakabesi vardı. Durumu aileme bildirsem, bir tokatta onlardan yerdim.

MY- Devletin içinden gelmiş olan birisi olarak soruyorum. Türkiye’nin derin devleti varmı?
Hayır, Türkiye’nin hiçbir zaman derin devleti olmadı. Ama başka ülkelerin derin devletlerinin, ülkemizde faaliyetleri oldu. Nato ya girmeden, biz ülkemizde uçak üretiyorduk. Bazı silahları üretiyorduk. Amerika bu üretimleri durdurmamızı, bize bunları daha ucuza kendisinin vereceğini söyledi. Bu üretimleri durdurduk. Neticede teknolojik olarak geri kaldık. O üretim devam etseydi, şimdi daha ileri konumda olurduk.

MY- Kürtçülük hadisesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kürtlerin nüfus meselesi var. Bunlar nüfusunu ne kadar abartırlarsa abartsınlar, Kürt nüfusu ülke nüfusunun % 10 ancak yer alırlar. Bu nüfusunda büyük bir kısmı, Türklerle evlilik yaparak akraba olmuşlardır. Ayrılmaya yönelik faaliyet yürütenlerin sayısı cüzidir. Bunların dil birliği yoktur. Suriye’deki, Iraktaki, İran’daki, Beyrut’taki Kürtlerin dilleri ayrı ayrıdır. Nitekim PKK Lübnan’daki kamplarında, Türkçe eğitim vermiştir. Fakat bunların arkasında yer alan İngilizler bunlara, tarihin değişik dönemlerinde değişik görev biçmiştir. Özal döneminde başlayan politika ile teşvik adına bu bölgeye verilen krediler, Ankara da İstanbul da, sahillerde yatırıma dönüşmüştür. Böylece Kürtlerin elinde sermaye birikimi sağlanmaktadır. Bu yanlışlık yine devam etmektedir

MY- İskilipli yeni kuşağa ne iletmek istersiniz.
İskiliplilerin; yeni yetişen aydın kuşağına sahip çıkması gerekir. Yazarçizer takımı ile öğretim görevlisi olmuş birçok gençlerimiz var. Bunlara sahip olup, bunları gençlere örnek olması için tanıtmamız gerekiyor. Yazılı eserlerinin basımı konusunda, yardımcı olmamız gerekiyor. Bu gün Çankırı’da, Kırşehir’de ahilik geleneği uygulanıyor. Bizde bunlar 60 yıl önce vardı. Arasta ağalarımız vardı. Bizde usta, kalfa, çırak geleneği vardı. Biz bunları kaybettik. Kobi geleneği devam ettirilebilirdi. İskilip’te üretilen mallar, Madein Germany damgası vurularak İskilip’e geri geliyordu. Şimdi İki kardeş bile İskilip’te yan yana gelip, ortaklık yapamıyor. Ceviz kütüklerimiz kesilerek, cevizcilik bitirildi. İskilip’in cevizi dünya çapında ünlü idi. Nahçivan da ve Kıbrıs ta ceviz reçeli yapıyorlar. İskilip’te sanatkârlığı öldürdük. Bağ bahçeciliği öldürdük. Bunları yeniden ayağa kaldırmamız gerekiyor.

MY- Abdul Haluk beye, bize verdiği bilgiler için teşekkür ediyoruz.

Mustafa Yolcu
  •  

19 Haziran 2012 Salı

İSMAİL BEŞİKÇİ 7 Ocak 1939 Yılında İskilip’te Hacıpiri mahallesinde doğdu. Babası Hüsnü Beşikci, annesi Zahide Beşikcidir. Dört kardeştiler. En büyükleri Vasfi, onun küçüğü Muhittin, onun küçüğü Satı, en küçükleri İsmail Beşikçidir. Baba Hüsnü Beşikçi Rüştiye mezunu olup, Osmanlı İmparatorluğu döneminde İskilip Kuzuluk köyünde, dokuz yıl öğretmenlik yapmıştır. Harf inkılâbı yapıldığında, öğretmenlik yapacak kadar yeni yazıyı bilmediğinden; öğretmenliği bırakmıştır. Yeni yazıyı sonradan öğrenerek, evine dört ciltlik tarih ansiklopedisi ile İsmail beşikçinin sonradan okuyacağı bazı kitapları almıştır. Hüsnü emmi daha sonra, pirinç pazarındaki dükkânın da bakkallık yapmıştır. Hanımından ve kendi ailesinden gelme, İskilip’in Kazannı mevkiinde çok miktarda tarlası olmasına rağmen, tarlalar verimli ekilip biçilmediğinden elden çıkmıştır. İsmail Beşikçi 1946 yılında Azmi milli İlkokuluna başlamıştır. 1. Sınıftan itibaren Nadir öğretmen de okumuştur. 3. Sınıfta Misaki milli İlkokuluna gitmiş, buradaki öğretmeni İbrahim Kestektir. İlkokul arkadaşları: Ahmet Gazez, Ahmet Namlı, Mürsel Gazez, Şekerci Mehmet, Mehmet İnce, Ahmet Kaymak, Mehmet Hotman vb. Aynı evde kaldıkları aileden Hatun ablası, ona bin bir gece masallarını okur. Okunan masalları mahalle arkadaşlarına anlatır. Kendi okuma yazma öğrenince zevkle okumaya başladığı, babasının aldığı tarih ansiklopedisidir. Yaz tatillerinde kuran kursuna gider. Hacıpiri Mahallesinden çocukluk arkadaşları: Kemal Beşikçi, Mehmet Beşikçi, Hüseyin Hotman, Ahmet Şiranlı, Yaşar Yolcu, Hüseyin Gülerdir. Çocukluk hatıraları: 1950 Yılı idi. Annemgil hamama gideceklerdi. Bana” Okuldan gelince Haceri ( kardeşinin kızı) al hamama getir.” dediler. Bende okul çıkışında, Haceri evden alıp hamama götürürken, akrabamız olan Meyşur teyzenin mandası bize saldırdı. Kucağımdaki Hacerle birlikte beni boynuzlayıp attı. Ben bir tarafa, Hacer bir tarafa düştük. Bu arada hemen Meyşur teyze gelerek, mandayı alıp eve soktu. Beni ve Haceri kaldırdı. Bize su içirdi. İkimize de bir şey olmamıştı. Tekrar Haceri kucağıma alarak hamama götürdüm.” Mahallemize gelen kömür ve samanını hep birlikte evlerine taşırdık. Komşumuz Mürsel Aygün emmi hamam işletirdi. Evlerine gelen samanı, mahalle çocukları olan bizler taşıyınca, hepimizi hamama götürür, yıkanır çıkardık. Diğer bir zevkimizde; çiten veya kağnı ile mahallemize gelen saman boşalınca bunlara binip, Hindoğlu yokuşuna kadar gitmekti. Burada kağnı veya çitenden iner, yürüyerek tekrar eve gelirdik. Ortaokulu 1951 yılında İskilip Ortaokulu’nda başlayarak, 1954 yılında tamamlıyor. Ortaokul müdürü Sadık Koçhisarlıdır. Ortaokul arkadaşları; Hüseyin Güler, Mahir Keçeci, Ahmet Namlı, Duraloğun Hacı, Ahmet Kaymak, Mehmet Bardakçı, Burhan Tanay, müdürün oğlu Aytektir Liseye 1954 yılında Çorumdaki Çorum Lisesi’nde (şimdiki adı Atatürk Lisesi) başlayarak, 1958 yılında bitirdi. Çorum’da okurken arkadaşlarıyla birlikte İskilip hanın da kalmışlar. “Sabah erkenden İskilip’ten kalkan otobüs ile Çoruma giderken, Kızıl ırmağın üzerindeki Salur köprüsünün kırık kalaslarının üzerinden dua ederek geçerdik. 60 Km uzunluğundaki yoldan, otobüs ile 2,5 saatte Çoruma gelirdik. Yazıhane Veli paşa hanındaydı. İskilip’ten gelenler ile Çorum saat kulesinin önünde buluşurduk. Ellerinde torbalar ile gelirler, gelen erzakı hana götürürdük. İkindiye doğru kalkan otobüs ile de gelenleri İskilip e yolcu ederdik. Bu zor şartlarda babası Hüsnü emmi, oğlunun üniversite de okumasını istemiyor. Daha doğrusu, maddi olarak destekleyemeyeceğini belirtiyor. Ancak okumak isteyen Beşikçi, 1958 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) ilk kırkın içinde, başarılı bir dereceyle girme hakkı elde ediyor. Bu sayede İçişleri Bakanlığı bursunu kazanıyor. Maddi sorun böylece kısmen aşılmış ve Beşikçi İskilip’ten okumak için, Ankara’ya gelmiştir. İlk sene Ulus- Doğan bey mahallesi Işıklar caddesindeki teyzesinin evinde, ikinci seneden itibaren okul bitinceye kadar Siyasal yurdunda kalıyor. Burada Beşikçi istisnasını anlamak için, önemli olan bir noktaya değinmek istiyorum. Beşikçi ilerideki hayatında uzun süreler hiç zorlanmadan, hatta isteyerek, çok zor koşullarda yaşamıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse, askerliğini kendi isteğiyle Bitlis-Hakkâri de yapmış; etnografya çalışmaları için aylarca göçebe Alikan aşiretiyle birlikte göçmüş, zor şartlarda yıllarca yaşamıştır. Böyle bir hayatı tercih etmesinde ve bunu sürdürebilmesinde, taşra kökeninin ve gençliğinde yaşadığı zor şartların önemli etkisi olmuştur. Tipik bir “Anadolu çocuğu” olarak, kafasını koyduğu yerde uyuyabilmesi, börtü böcekten korkmaması, konfora düşkün olmaması vs. hiç şüphesiz ileriki yıllarda yaşadığı zor hayatta, kendisine yardımcı olmuştur. 1962 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1965-1971 yılları arasında Erzurum'daki Atatürk Üniversitesi'nde asistanlık yaptı. Atatürk Üniversitesi'nde asistanlığı döneminde doktora tezi olarak hazırladığı "Alikan Aşireti Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme" alanında Türkiye'de yapılmış önemli sosyolojik bilimsel çalışmalardan biridir. İsmail Beşikçiye sorduğum üç ayrı soruya şu cevapları aldım: M.Y.1.İskilip in ekonomik ve kültürel olarak gelişmesi için neler yapılabilir? İs. Beşikçi- Turizm, ekonomik ve kültürel gelişmeyi sağlayabilir. Bunun için, eski İskilip evlerinin, konakların korunması, bazı tarihi yapıların korunması önemlidir. Bu güne kadar, turizm konusunda yanlış politikalar izlendiği, dikkatlerden uzak değildir. Kalenin eteğindeki kaya mezarlarına karşı yapılan muamele, turizm anlayışıyla hiç bağdaşmaz. Eski evlerin, konakların yıkılıp apartman yapılması da… M.Y.2- Genç kuşağa tavsiyeleriniz nelerdir? İs. Beşikçi- Önemli olan; ailelerin kendi çocuklarının iyi eğitim almalarını sağlamalarıdır. İyi eğitim alan gençler, ne yapacaklarına, nasıl yapacaklarına kendileri karar verebilir. M.Y.3- İskilip ten dışarıya olan göç, nasıl durdurulabilir? İs. Beşikçi- Göç ancak, sanayileşmekle durdurulur. Bölgede sınaî yatırımların artması istihdam sağlar. Ama böyle bir gelişme görülmüyor. Değil sınaî gelişme, tarımın gelişmesi için bile sağlıklı bir politika izlenmiyor. Hacıkarani’den hemen sonra, çayın kıyısında başlayan yol çalışması, çayın iki tarafındaki bağ-bahçe tarımını öldürmüştür. O alanlar, bugün atıldır. Yol, o alanlardaki bağ-bahçe tarımını öldürmeyecek şekilde planlanabilirdi. Rıhtım, bağ-bahçe tarımının gelişmesi yönünde planlanabilirdi. İsmail abiye bana ayırdığı zaman için teşekkür ediyor, kendisine sağlık ve sıhhatli ömür diliyorum. Mustafa Yolcu

13 Haziran 2012 Çarşamba

HAMDİ ERTEKİN

HAMDİ ERTEKİN 10.4.2012 İskilip in manevi duayeni, bütün İskiliplilerin sevgi ve saygı duyduğu Hamdi Ertekin hocamızla yapılan konuşmayı sizlere takdim ediyorum MY- Hamdi abi bize kendinizi tanıtırmısınız. Ben 1934 doğumluyum. Babam merhum öğretmen Mehmet Ertekin, annem Kestef zade Emin hafızın kızı Safure hanımdı. Dedem evde kuranı kerim okutuyordu. Bana da kuranı kerim okutmaya çok istekli idi. Dedemde başladığım kuranı kerim okumaya, yedi yaşında kuranı hatmedince, dedem çarşı camiinde hatim duası yaptırdı. Dedem beni sekiz yaşında hafızlığa başlatmıştı. 1943 yılında dedem hastalandı, rahmetli oldu. Hafızlığı yarım etmiştim. Kalan hafızlığı, ben kendi başıma tamamladım. Dedemin himmeti ile bu yolda ilerlemek imkânı buldum. Geçim sıkıntımız vardı. Ayakkabı çıraklığına başladım. Ustam Ali Çakmaktı. Bu arada ben Osman Kalfa hocadan, Köprübaşı medresesinde Arapça okumaya başladım. Ustama “ Ben Osman kalfa hocadan Arapça okumaya başlayacağım.” diye izin istedim. Ustam bunu ciddiye almadı. “ Eğer okur, kürsüye çıkıp salli ala Muhammet dersen; sana en iyisinden lata yaptıracağım.” dedi. Arapça okumama izin verdi. Ben hem ayakkabıcılıkta çalışıp, hem de okudum. Çoğu zamanda kitabımız medresede kalıyor, hocamızın anlattığı ile iktifa ediyorduk. Köprübaşında birkaç medrese vardı. Oradaki camiin imamı bizim hocaya, ders gördüğümüz medresede ders vermesine izin vermedi. Bunun üzerine merhum Hacı Ali Dursun devreye girerek, orada yeni bir medrese yaptırdı. Bizde o medresede okumaya başladık. Osman Kalfa hocada Mürsel Şahinbaş, Faik Şahinbaş, Hüseyin Gökcan, Hüseyin Namlı, Arif Çetinkale birlikte okuduk. Hocamız bizi okutmaya çok istekli idi. Onda Molla camiye kadar okuduk. Askere gitmeden önce, vekil imamlık görevine başladım. Askere gittim. Askerden sonrada İskilip’te vekil imamlık yaptım. İskilip’te imamlık yaparken, Ankara da müftülük vaizlik imtihanı açıldı. Bu imtihana katıldım ve kazandım. Böylece müftülük vaizlik ehliyetini aldım. O zamanlar müftü, vaiz açığı çoktu. Denizlinin Tavas ilçesinden bana vaizlik teklifi geldi. İskilip’te görev yapmak istediğimden, Tavas a gitmedim. İmam hatip okulu lise kısmı imtihanını, Çorum imam hatipte dışarıdan vererek, tekrar vaizlik hakkını kazandım. 1958 yılında diyanetin, on sene sonrada 1968 yılında ikinci vaizlik hakkını kazandım. 1968 Yılında İskilip’te vaiz olarak göreve başladım. Vaizlik zor bir iş. Öğretmenlikten falan zor. Öğretmenler, belli bir yaş gurubunda bulunan öğrencilere ders veriyor. Camide bulunan cemaat, değişik yaş gurubunda. Bilgi seviyeleri değişik, insanların hepsine hitab edebilecek şekilde vaaz vermek gerekiyor. Vaizlik hizmetimi her türlü siyasetten, cemaat çekişmelerinden uzak, hizmet eksenli olarak yapmaya çalıştım. Cemaate ne verebilirim, hangi bilgilere ihtiyacı var, bunu düşünerek konuşmaya çalıştım. Diyanet bir genelge yayınladı. Buna göre doğduğun yerde vaizlik, müftülük yapmayı yasakladı. Bu durumda benim bir yıl içinde İskilip’ten ayrılmam gerekiyordu. Otuz yıl görev yapmıştım. İskilip’ten ayrılmak istemediğimden, bende bir yıl sonra emekli olarak, resmi olarak görev yapmaya son verdim. Böylece 60 yıllık kürsü hizmetim devam ediyor.Halen hizmetime ihtiyaç duyulduğunda, müftülük talep ettiğinde vaizliğe devam ediyorum. Bunun yanı sıra 1971 yılından itibaren değişik gazetelerde makale yazıyorum. İskilip’te dört ayrı gazete yayınlanmış. Bunların dördünde de yazı yazdım. Bu gazetelerde 225 yakın makalem, Yivlik, kürsü, minber başlığı ile yayınlandı. Makalelerim ilmi, tarihi makalelerdi. Bunların gazete köşelerinde unutulup kalmasına, gönlüm razı olmuyordu. İskilip Belediye başkanı, bunların kitap olarak yayınlanmasını istedi. Bu yazılar bilgisayarda toplandı, kitap olarak yayınlanacak. Zengin tarih kenti İskilip adında, bir kitap daha yazmıştım. Bu iki kitap da matbaaya verilmek üzere. Böylece İskilip tarihine hizmet etmiş olacağız. MY- Arapça dersini Osman kalfadan öğrendiniz. Fıkıh hadis tefsir konularını nerden öğrendiniz? Bunların asıl kaynağı Arapçadır. Arapçaya hâkim olunca, bununla ilgili kaynaklardan bilgi öğrenebiliyor. Tefsir, hadis, fıkıh kitapları var. Onlardan bilgi edinmeye çalıştık. Beşikten mezara kadar bilgi öğrenmek gerekiyor. İlmin sonu yoktur. Ne kadar bilgi öğrenirsen, o kadar insan bilgi eksikliğini görüyor. Bilgisi eksik olan insan, bir dere içinde ne görebilirse onu görüyor. Bilgiyi yükseltmek için, tepelere çıkmak gerekiyor. En yüksek tepeye çıkıp her tarafı görünce, insan eksikliklerini daha rahat görüp, kendini tamamlamaya çalışıyor. MY- Dedenizi anlatırmısınız. Dedem Nakşibendî şeyhi, Şiranlı Hacı Mustafa efendiye tabi idi. Ona çok değer verir, çok bağlıydı. Hatemül evliya derdi. Maneviyata çok önem verirdi. Gece teheccüt namazına kalkıp zikir çekince, evde uğultu olurdu. Eve ruhanilerin gelip, kendisi ile birlikte zikir çektiklerini söylerdi. Arap camisini yaptıran Arap dede varmış. Dedem camiye gidip gelirken, Arap dedeyi görürmüş. Ona “herkese görünme, insanları korkutabilirsin” dermiş. İskilip’in ilk hafızları, ondan fazla kişiyi hafız yetiştirdi. Şaban hafız, Mustafa Deliküçük, Hamdi Balabıyık, Mustafa Atıcı gibi hafızları dedem yetiştirmişti. Kuranı kerim okutmayı, hafız yetiştirmeyi çok severdi. Kuranı kerimin okutulmasının yasaklandığı devirlerde, hiç çekinmeden kuran okutmaya, hafız yetiştirmeye devam etti. Şaban hafız şunu anlatmıştı: Hocam beni mukabele okumak üzere; Kargı ya göndermek istedi. - “ Kargıda bulunan Şaban Bal isimli arkadaşına mektup yazıp, mektubu kargıya götürmemi, orada mukabele okumamı söyledikten sonra; dün gece bir rüya gördüm. Rüyamda beni arkamdan sıkıştırıyorlar. Göz ucu ile oraya baktığımda, şıyhım Hacı Mustafa Efendi ile hacı Ömer efendiyi gördüm. Şıyhım Rahman süresinin ( Ya ma'şerelcinni vel'insi inisteta'tum en tenfusu min aktarissemavati vel'ardı fenfuzu latenfizune illa bisultanin. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani ) ayetini okuyarak, Ömer efendiye okuduğum ayeti tefsir et dedi. Ömer efendide - “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarında geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? “ diye ayeti mealen tefsir etti. Daha sonra bizim Gönlük mezarlığına yönelerek o tarafa gitmeye başladı. Bende arkalarından yürüdüm. Mezarlıkta bir yere gelerek ( şu an dedemin mezarının olduğu yer.) orada kayboldular. Kargıya gidip geldiğinde, beni bulamayabilirsin.” Dedi. Ben ramazanda Kargıya gidip, ramazan sonunda mukabelemi bitirince; İskilip’e dönmek üzere yola çıktım. Gelirken bir gece İçevlikte kaldım. Rüyamda Arap camisinin yıkıldığını gördüm. Sabah olup uyandığımda, rüyamı biri ile paylaştım. Rüyamı anlattığım kişi bir yakınını kaybetmişsin dedi. Anladım ki hocamı kaybettim. O gün İskilip’e geldiğimde hocamı kaybettiğimizi öğrendim. MY-Sizler İskilip’te çok güzel görevler yaptınız. Bu görevleri yaparken halktan size görüş ve fetva almaya gelenlerden unutamadığınız bir konu var mı ? Görevim sırasında siyasi tartışmalara, cemaat çekişmelerine girmediğim için siyaset üstü, herkesin hocası olarak bir konumum oldu. Halk tarafından bana karşı güven duygusu doğdu. Aralarındaki ihtilafları, sorunları bana açtıklarında, hakem görevi yapmaya, ihtilafları gidermeye çalıştım. İskilip kurak bir bölge olduğu için, her sene yağmur duasına çıkılır olmuştu. Deveci dağında halk toplanır, deve kesilir, dua edilirdi. Deveci dağına çıkılıp, deve kesilip dua edilmezse, yağmur yağmaz kanaati oluşmuş. Aslında yağmur duası edildiğinde kurban kesmek kitabi değildi. Son zamanlarda yine bu eski adete devam edilmek istendi. Bende bunun yanlış olduğunu, deveci dağına çıkmanın şart olmadığını, yağmur duasına oruçlu olarak gidilip, içten dua edilmesi gerekir diye vaaz verdim. Böylece deveci dağına çıkılması gerektiğinden vazgeçildi. Şimdi bazı köylerde yağmur duasına, piknik yapmaya gider gibi gidiyorlar. Kurban kesip, dua edip, etini orada yiyip, içip geliyorlar. MY- Hacı Faik efendi ders verirmiydi ? Hacı Faik efendi 20 yaşlarında babası ile hacca gitmiş, babasından tarikat almış, ilim tahsil ettiği anlaşılıyor. Ayrıca Ömer efendiden ders almış olabilir. Arapçaya malikti. Hacı Faik Efendi mütevazi, az konuşan, hoş sohbet, herkesin saygı duyduğu, temiz yüzlü birisi idi. Az konuşur öz konuşurdu. Dedem vefat ettiğinde, evimizde dedemin Ruhul beyan adlı tefsiri vardı. Dört ciltlik tefsir kitaplarını bir miktar mecidiye ödeyerek bizden almıştı. Bütün bunları kitaplarım da yazdım. MY- İskilipli Şıh Etem Efendi ile ilgili anınız varmı? Zamanın müftüsü Ali Galip Köstekci hoca efendinin, leblebiciler çarşısında kendisine ait fetvahanesi vardı. Buraya gelen ziyaretciler sedire oturur, vatandaşlar diz çökerek yere otururdu. 1950 Yıllarda Müftü Efendi haftada bir güveç yapar dostlarını, alim insanları buraya davet ederdi. Bu toplantıya Şıh Etem efendi başta olmak üzere, Kutuğunlu Hasan efendi, tapucu Hüseyin efendi, o günün vaizi Uludereli İsmail hoca efendi, yaşım küçük olmasına rağmen dedemin hatırına beni de bu guruba dahil eder, toplantıya davet ederlerdi. Bu toplantıda güvec yenir, bunun yanı sıra çok güzel dini sohbet olurdu. Toplantıyı müftü efendi yönetir, Etem efendiye söz verildiğinde son derece kısa ve sade, doyurucu konuşma yapardı. Şıh Etem Efendi fazla konuşmaz, sükut dururdu. MY- Bu bilgileri nereden topladınız? Duymak ve araştırmak sureti ile bu bilgileri temin ettim. Hamdi abi. Bize vakit ayırdığınız, bilgi verdiğiniz için teşekkür ederim.

5 Haziran 2012 Salı

PROF.DR. ERDOĞAN İNAL 20.03 2012 KONUŞMA- MY- Erdoğan ağabey bize kendinizi tanıtırmısınız? Ben 15.03.1946 tarihinde İskilip te doğdum. Babam ortaokulda fizikçi diye anılan öğretmen İsmail İnal, Dedem Sakarya İlkokulu müdürü İsmail Atalay’dır. Çocukluğum Meydan Mahallesi Çelebi sokakta geçti. 1952 yılında Misakımilli İlkokulunda eğitime başladım. Tarlayı geçip okula gidip gelirdik. Bir ablam ve ağabeyim var. Onlarda aynı okulda okudular. Ortaokula başladığımda, babamın tayini Çoruma çıktı. Çoruma naklini yaptırdıktan iki ay sonra babam vefat etti. Dedemlerle birlikte Ortaokulu İskilip’te bitirdim. Ağabeyim lise eğitimi için Ankara ya geldi. Ablamın yanında okula başladı. Bende Ortaokulu bitirince, Ankara ya taşınmaya karar verdik. Çok zor şartlarda, dayımın evinin yanında, Etlikte bir odalı bağ evini kiraladık. Evimiz bir odalı idi. Odada üç somya, bir masa, düzgün olmayan mutfak ve banyosu vardı. Liseye Ankara da Gazi lisesine kayıt yaptırdım. Lise birinci sınıfta fen derslerinde zorlandım. Bunun üzerine lisenin edebiyat bölümünü seçtim.Gazi Lisesi o yıllarda çok iyi bir lise idi. Okulumuzun iyi bir fizikçisi, kimyacımız vardı. Arif Nihat Asya, Enver Behnan Şapolyo hocalarımızdı. Tıp fakültesine gidecek olanlar lisenin fen bölümünü seçerlerdi. Ben edebiyat bölümünden mezun olmuştum. Ankara da 1960-1963 yılları arası okuduğum Gazi Lisesi bittikten sonra, aynı yıl Hacettepe tıp fakültesini iyi bir puan tutturarak eğitime başladım. Hacettepe Üniversitesi Tıp fakültesini kazandığımı listeden öğrendiğimde; çok sevindim. Eve gidip bunu haber vermek için otobüse gittiğimde, cebimde on kuruşum vardı. Otobüs onbeş kuruştu. Bu yüzden otobüse binemeden, eve yürüyerek gittim. Okurken burs aldım. Aldığımız burs bizi idare ediyordu. Annem bizim için, çok fedakârlıkta bulundu. Nur içinde yatsın. Fakülteden 1969 yılında mezun oldum. Okul bittikten sonra Ankara Tıp Fakültesinde KBB ihtisasına başladım. Aldığım eğitim çok iyi idi. 3,5 Sene sonra İhtisasımı bitirerek askere gittim. Ankara Mevki Hastanesinde Tabip Teğmen olarak çalışmaya başladım. Askerliğim sırasında Kıbrıs savaşı oldu. Yaralı gaziler GATA ya ve bizim hastaneye gelirlerdi tedavi ederdik. Askerden sonra da 9 sene çalıştığım Ankara Onkoloji hastanesinde göreve başladım. 1983 yılında yeni kurulan Gazi Tıp Fakültesine davet edildim. KBB bölümünde, yardımcı doçent olarak göreve başladım. Japonya, İngiltere, Amerika, Hollanda, Fransa’da onkoloji dalında çeşitli çalışmalara katıldım. Ben 30 sene kanser tedavisi üzerinde çalışarak, dünyanın en önemli kanser merkezlerine gidip araştırmalar yaptım. Halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi K.B.B. Anabilim Dalında Baş Boyun Kanserlerinden sorumlu Öğretim Üyesi olarak çalışıyorum. Aradan geçen bunca zamanın ardından, bir sene sonra bu görevden emekli olacağım. MY- Size okuma zevkini kim tattırdı? Tabii ki babam, bize okumayı sevdirdi. Babam zeki birisi idi. Okumayı, sporu, yabancı dili öğrenmeyi bize tavsiye ederdi. Ortaokulda bazı dönemlerde 19 Mayıs çalışmalarını o yaptırdı. Yüksek öğretim yapmaya bizi teşvik ederdi. Dedeme “ İsmail Atalay Sakarya ilkokuluna kadar, ayağına çamur sıçratmadan gider gelir.” derlerdi. Muntazam olmayı birazda dedemden öğrendik. Bizim iyi bir çocukluk hayatımız geçti. Ümit Kınak, Adem Mucu, Nejdet Kalyoncu, Şükrü Kısar, Mustafa Öncü mahalle arkadaşlarımızdı. Gurup liderimiz ağabeyim Metin idi. Tavuk Ahmet içimizde en yaramaz olanımızdı. Meydan mahallesinde çeşmenin suyunu akıtarak buz tutturur, kızakla kayardık. Annem sabahleyin yufka ekmeğini ısıtır, içine kuşburnu sürerek bize dürüm yapardı. Onu yiyip evden çıkardık. Akşam elimiz yüzümüz buz keser, eve gelirdik. MY-Bisikletiniz varmıydı? Önceleri kiraladığımız bisiklete binerdik. Daha sonra abime bisiklet alındı. Böylece kendi bisikletimiz oldu. Bisikletimiz büyüktü. Sürmek için pedallara ayağımız zor erişir, sürerken sık sık düşerdik. Rahmetlik babam düşersiniz diye bizi uyarırdı. Babamın elinde tentirdiyot şişesi, pamuk biz düştükçe yaramıza tentirdiyot sürerdi. Mucuların, Kalyoncuların evlerinin arkasında bahçeleri vardı. Onların bahçelerine gider, ağaçlardan meyve koparırdık. Dedemin Göcebel de bağı vardı. Üzüm zamanı öyle üzeri bağa giderdik. Dedem maltız, külbastı et, pirzola kömür alırdı. Orada mantızı yakar, külbastı yapardık. Ekmek arasına konan külbastı et ile deveklerden üzüm koparır, karnımızı doyururduk. İskilip’in üzümleri kalın kabuklu olurdu. Yemek için çakır cımbıt üzümü koparırdık. O üzümler nazik ve güzel olurdu. Anneannemin Karkın köyünde 40- 50 ağaçlık cevizliği vardı. Oraya gider, cevizleri toplardık. Ortaya toplanan cevizler mirasçılara bölünür, akşam onları sepetlere koyar eşeğin sırtında eve getirirdik. Yolda yorulunca eşeğe binerdik. İskilip’teki anılarımdan park dondurmasını, ilkokulda bahçede beş tanesi beş kuruşa satılan renkli şekerleri unutamıyorum. Şekeri alır cebimize koyardık. Sucu Eminin bardağını bir kuruşa sattığı,buz gibi çağıl suyunu unutamıyorum. 19 Mayıs çalışmalarında Hacı Karani ye gazoz gelirdi. Gazoz şişeleri, testerenin arkası ile pof diye açılırdı. O gazozun tadını unutamıyorum. Çarşı ekmeği İskilip’e 1950 li yıllarda geldi. Bembeyaz francala ekmekti. Biz önce okkalık ekmek alırdık. O ekmekler esmer olurdu. İskilip’e Çarşamba günleri kurulan Pazara gelen dağ köylüleri, kavut, alıç, kızılcık getirir satarlardı. Köyden getirdikleri yufka ekmeğin içine francala ekmeği koyup yerlerdi. Köye giderken aldıkları beş numara lamba camını kırılmasın diye eşeğin boynuna takıp giderlerdi. Eşek onu kırmadan köye götürürdü. Ceket, pantolon gömlek yamanırdı. Köylüler kasketlerini de yamar öyle giyerlerdi. İkinci dünya savaşından sonra yokluk günleri idi o günler. Yalın ayak köyden gelip, giderlerdi. Pazar günleri; evimizde kıymanın içine soğan doğranır, karabiber konur, hazırlanan pide içini alıp Konağın önüne, Uslunun fırınına pide yaptırmaya giderdik. Eve gidince annem kıymalı pidenin üzerine tereyağı sürer çay ile yerdik. Ramazanda sabahleyin fırına keşkek götürürdük. Akşam ise bezin arasına iki odun sarar, fırına gider keşkeğimizi alırdık. Fırından gelirken de çömleğin üzerindeki en lezzetli kısmı yer bitirirdik. Akşam babamda fırından pide alıp eve getirirdi. Ortaokulda okurken, bedenci Mehmet bey, Müdür Sadık Koçhisarlı idi. Babam tabiat bilgisi, Nermin Ödeş Fransızca öğretmeniydi. Ortaokul arkadaşlarım Ömer Eren, Naci köstekçi, İsmet Kasımcan, Macit Yanar, Kadir Okutan, Abdul Haluk Çay, Mehmet Kalay, Mustafa Namlı, İlhan Yazgan, Mehmet Sevimli hepsini hatırlayamadığım arkadaşlarımın bazılarıdır. Yazın kütüphaneye gider hayat bilgisi, doğan kardeş ansiklopedisini okurduk. Kütüphaneye bakan memur bizim akrabamızdı. Biraz gürültü yapınca kalın kaşlarını çatar, pat pat diye masaya vururdu. Ortaokulda iken havacı olmak istiyordum. İskilip’in üzerinden uçaklar geçerken, beyaz bir iz bırakırdı. Onlara bakıp hayran kalır, bende pilot olmak isterdim. Annem ve dedem, askeri okula gitmeme karşı çıktılar. MY- Doktorlukla ilgili, iyi bir doktorun nasıl olması hususunda düşünceleriniz nelerdir. Önce bizim aldığımız eğitimden bahsedeyim. Biz Hacettepe tıbbın ilk talebesiyiz. 1963 Yılında İhsan Doğramacı Amerika’dan Vestern Reserve üniversitesinin eğitim programını birebir Hacettepe Üniversitesine getirmişti ve ilk uygulama bizim ilk eğitimizde başlamıştı. Biz bir Amerika Üniversitesi eğitimini almıştık . Bu eğitim Türkiye için yeni bir eğitimdi. Ankara tıpta okuyan öğrenciler” Bu okulda siz bir şey öğrenemezsiniz. Sizden ancak sağlık teknisyeni olur.” diyorlardı. Okulumuzda ise hocalarımız bize, “ sizler ilerde tıp fakültelerinde öğretim üyesi olacaksınız” derlerdi. O yıllarda buna inanamazdık. Hazırlık sınıfını yazın İngilizce olarak Amerikan Kültür de tamamladık. Böylece bir sene kazandık. Eğitimimiz, arkadaş guruplarımız iyi idi. Sosyal faaliyetlerle, sanat olaylarını, tiyatro oyunlarını takip ederdik. Edebi eserleri, klasikleri okuduk. Gerçekten mezun olan arkadaşlarımın % 90 kadarı, Türkiye’de ve yurtdışında tıp fakültelerinde öğretim üyesi oldu. Prof. Dr. Nuri Kale de beraber Tıp eğitimi aldığım, İskilipli yakın arkadaşımdır. Eğitimin önemi yadsınamaz. Bilimin peşini bırakmayacaksınız. Bilim öyle bir şeydir ki, bilimin peşinde koşacaksınız. Yoksa bilim sizin peşinizden koşmaz. Bilimi yakaladığınız zaman yetinmeyecek, bilimi sorgulayacaksınız. Acaba aldığım bilgi doğrumu, yanlış mı diye soruşturacaksınız. Ne kadar şüpheci olur, bilimi sorgularsan; o kadar çok şey öğrenir hakikate varır, ileri gidersin. Bilimi paylaşacaksın, ne kadar paylaşırsanız o kadar gelişirsiniz. Öğrendiğin sende kalır, paylaşmazsan öğrendiklerin seninle beraber yok olur gider. MY- İyi bir doktor nasıl olmalıdır? İyi bir doktor önce insanı sevmeli, canlıyı sevmelidir. İnsan Allahın yarattığı en mükemmel yaratıktır. Bu kadar mükemmel bir yaratığa saygı duymak gerekir. Sevmek gerekir. Onu bir meta olarak değil, onu Allah yapısı olarak görmek gerekir. Sizde; onun sorununu çözecek bir kişi olarak kendinizi göreceksiniz. Önce insan sevgisi olmalı, insan sevgisi olmayan insan bu mesleğe girmesin. Biz makine ile uğraşmıyoruz. Kanı canı ruhu ile bizimle konuşan, bize sığınan, insanla karşı karşıyız. Bunu hissetmediğimiz sürece iyi doktor olamayız. Onun acısını hissetmeden, onun acısına çare olamazsın. Acıyı hastanla birebir hissedeceksin. Vicdanlı, özverili geniş görüşlü olacaksın. Bunlar doktorlukta çok önemlidir. İki elin kanda bile olsa, hastanla ilgileneceksin. Hasta acz içinde, sana tedaviye geliyor. Bunu yapmadığınız takdirde aldığınız alınan eğitimin bir anlamı olmaz. Bizde en önemli husus sabır ve hoşgörüdür, bunlar olmazsa olmaz. Hasta size her şeyi söyleyebilir, sert konuşabilir. Siz ona sert ve kırıcı konuşmayacaksın, sabırlı olacaksın. Bunlar olmazsa olmaz. Merhametli olacaksın, merhameti olmayan katı insandır. Bunlar iyi doktor olamazlar. Maddiyat her zaman ikinci planda olmalıdır. Maddiyat öne çıktığı zaman belki zengin doktor olabilirsiniz. Ama saygı duyulmayan, arkasından iyi konuşulmayan bir doktor olursunuz. Bu da iyi bir şey değildir. MY- Erdoğan ağabey, İskilip Yüksek Okulu ile ilgili çabalarınız olduğunu duyduk o Konu da açıklamanız varmı? Gazi Üniversitesine Bağlı Çorum Fakülteleri oluşturulurken, İskilip’te bir Yüksek okul kurulması fikri gündeme gelmişti. Bu safhada ön çalışmalar sırasında ben Rektörle bu mevzuu ciddi bir şekilde konuşmuştum. Rektör “ bu işin biraz zamana ihtiyacı var.” şeklinde açıklama yapmıştı. Daha sonra olay olgunlaşmaya başladı. Ben okul yeri şeçimi için İskilip’e geldim ve Belediye Başkanı Sayın Mehmet Lokumla beraber şu an içinde derslerin yapıldığı eski garajları gezdik ve binayı çok beğendim. O binaya karar kılındı. Belediyenin imkanları ile yapılmaya başlandı. Daha sonra Yeni Belediye Başkanı Sayın Numan Sezerin üstün çabaları ile bina bitirildi. Benim sınırlı çalışmam bundan ibarettir. Bana bu konuda; Çorum Bayatlı, halen YÖK Başkanı danışmanı, Öğretim Üyesi Ahmet Çoban Hoca büyük destek vermiştir. Kendisine hepiniz adına teşekkürü bir borç bilirim. M.Y.- Erdoğan Ağabey çok teşekkür ederim.