25 Şubat 2013 Pazartesi

1956 YILI İSKİİPTEN NOTLAR- 2


 

1956 YILI İSKİLİP’TEN NOTLAR- 2

 

NARE

Yamaca abanmış, üst üste binmiş evler düşünün. Eğri büğrü kaldırımlar, dar sokaklar düşünün. Masal dağları düşünün. Eski kaleler, bu kalelere dolana dolana çıkan yollar düşünün.

Sonra tellalların “ vakti salaaa eyyy müslimiiin” diye seslendirdiği dar sokaklardan geçin. Kaleye dolana dolana çıkan yolda yürüyün. Yorulup nefes almak için durduğunuzda, kendinizi kasabamızın kale yolunda bulursunuz.

Solunuzda, üstünüze yıkılacakmış gibi Yivlik yükselir. Arkanızda Uludere, yemyeşil bir ağaç denizidir. Bir yanda Çağıl uzanır. Önünüzde Kızıl ırmağa kadar buğulu, sisli bir ağaç denizi yatar. Siz her adımda kasabadan uzaklaşırken, ona yaklaştığınızı anlarsınız.

An gelir, yarın altında yamaca abanmış evlerin, damlarına düşeceğinizi sanırsınız. Aşağıda pazar yerinde kaynaşan insanları görürsünüz. Karınca kadardırlar. Yer yer yükselen minareler, sıra sıra kavaklar, halı benzeri bahçeler, küme küme evler altınızdadır. Hele kalenin düzüne çıkınca kasabada her şey küçülür, sesler büyür yalnız.

Büyük şehirlerimizin birinde bu kale, akıllı bir işletmeciye milyonlar getirir. Ama kalenin düzünde baharda, yeşil otları geveleyen başıboş birkaç danacık, ya da tavuklar eğleşir. Bu düz ramazan aylarında şenlenir.   

Kimlerden kaldığını araştırmadığım kalenin, son duvarları yer yer ayaktadır. Kaleye yine eski kale kapısı kalıntısından girilir. Bu duvarlar gölgelerini, arkada yükselen, mavi gökyüzüne düşürürler. Ramazanda duvarlar üzerindeki nareciler , uzaktan kaleyi bekleyen silahşorları hatırlatırlar. Ramazan gibi diğer mutlu günlerimizi de müjdeleyen kasabanın topu, yine bu duvarların dibinde gümbürder. Arife günü toplar atılınca, ardından nareciler kale duvarlarına çıkar kurulurlar.

Kasabayı o anda davul- zurna sesi sarar. Perde perde yaklaşan, uzaklaşan, alçalan, yükselen, adım adım peşinizden gelen yanık bir sestir bu. Kasabanın neresine gitseniz yanınızda kulağınızın dibindedir. Kurtulamazsınız. Davulcu her tokmağı indirişte, sanki başınıza vurur gibidir. İlk günleri nareyi çok yadırgarsınız. Alışınca da ararsınız.

Hele zurna.. Size düğün alaylarını, halayları, horonları hatırlatır. Yemenlere cephelere giden, Mehmetçikleri hatırlatır bize. Eski türküler gelir kulaklarınıza. Güreş meydanları görürsünüz. Naralar,hey heyler duyarsınız içinizden. Garipsersiniz. Yolunuzdan olur, kale duvarlarında zurnacıyı arar gözleriniz.

Oysa zurnacı hiç durmadan üfler. Gelen zurna sesi, bir daha kesilmez. Bir sağ bir sol yanağını şişire şişire, tükenmez bir nefesle yorulmadan üfler. Zurnasını havaya kaldırarak çalar. Sağa döner, ulaş tepe mahallesine seslenir. Sola döner, Uludere ye üfler. Eğilir kasabaya üfler. Onun için ses, perde perde yaklaşır, uzaklaşır, fakat dinmez. Sanırsınız biri radyonun düğmesi ile oynuyor. Değildir, zurnacının maharetidir bu. Ama davul biteviye gümler. Güm güm de güm güm. Bu sırada kaledeyseniz, karıncaların buğday döküntüsünden paylarına düşeni alıp, yuvalarını dönüşlerini hatırlarsınız. Tıpkı karıncalar gibi, çocuklar çıkar evlerden. Doğru keşkek fırınına gidip, güveçlerini alıp dönerler. Narenin bir ödevi de keşkeğin piştiğini, evlere hatırlatmaktır. Nare, akşam topuna en az bir saat kala başlar.

Kale kapısının üzerinde, göklere çekilmiş bir bıçak gibi, bayrak direği yükselir. Ramazanda üzerindeki düzlükte, çocuklar oynar. Akşam topunu beklerler. Top atılınca, nara atarak evlerine koşarlar. Sonra nare susar, insanlar susar. Sesler donar kasaba da. Köpekler bile havlamaz olur. Sokaklar birden cansızlaşır, açık kapılardan birinden diğerine insanlar koşuşur. Kahveler boşalır. Akşam pidesi elinde, eve geç kalanların koştuğu görülür. Bu saatte kasaba insanları tarafından bırakılmış, bir masal şehridir.

KIR

İşim bana, yurdumun çok yerini görme imkânını bağışladı. Güzel köşeler gördüm, ama kasabamız kadar değişik dekorlu yer görmedim. Kıyılarda denizgüzelliğini, ormanda ormanı bulursunuz. Değişmeyen bir güzelliktir bu. Kısa zamanda alışır kanıksarsınız. Örneğin bir gün yolunuz Uludere’ye uzanır. Yeşilin tadını çıkarırsınız. Koyu, dalgalı, açık benekli yollarda yürür, iplik iplik sarkan patikalar dan geçersiniz. Dallarda bülbüller şakır. Değirmen oluklarından sular dökülür. Yaz ortasında nemli bir serinlik sizi sarar. Kırmızı elmalar, sarı sarı ayvalar güler dallarda. Cevizlerin serin loş gölgesinde, bahçelerde çalışanlar dinlenir. Çalı dipleri mor menekşe doludur.

Bir başka gün yivlik yamaçlarında, yükselmenin tadını çıkarırsınız. Kasaba ayaklarınızın altında serilir. Siz, bir gülüver olursunuz. Elinizi uzatsanız, masal şehrinizi darma dağın edecek kanısına varırsınız. Uçsuz bucaksız bir ağaç denizi, daha uzaklarda, bozkırda ekin tarlalarının halı yeşili uzanır. Bakmaktan ayrılamazsınız.

Kasaba her yönünden bir başka görünüştedir. Artık çıplaklaşmış, ormandan yoksun kalmış tepelerde bile, bademler çiçek açar. Hele baharda kasabayı bir çiçek, koku, renk, ses cümbüşü sarar.

Oysaki biz kasabalılar ne bu güzellikleri görür, ne bu sesleri duyarız. Bir koza gibi,çevremize sardığımız gelenek çemberimiz içinde, bütün tabiat güzelliklerinden yoksun yaşarız. Ne Yivliğe, ne kaleye, ne Çağıl’a çıkarız. Uludere’ye yalnız bahçesi olanlar çalışmaya gider. Evlerimizin ardından başlayan yamaçlarda taze danalar, kuzular otlar. Dere boyunca sıralı değirmenlerin çağıldamalarını, buğday öğütmeye gelenler dinler. Ne kaynak başları, ne çınar dipleri, ne dere boyu tabiatı sevenlerin uğrağı olur.

Neden böyledir bu? Milletçe tabiatı sevmiyor muyuz? Türkülerimiz, manilerimiz, efsane- masallarımız, çevrelerimiz- nakışlarımız tabiatla örülmüş değimli? Vaktimiz mi yok? Değil elbet, Kahvelerimiz adam almıyor.

Kasabaya geldiğimizde topluca gezmenin, bu tabiat güzelliklerinin tadını çıkaralım dedik. Eşi dostu kandırıp bir iki gezdikte, sonunda bıkıverdik. Sonraki gezilerde her birimizin bir işi çıktı. Kimimiz hastalandı, kimimiz yeri, kimimiz havayı beğenmedi. Kır gezileri unutuldu.

Okulca da yapamadık bu işi. Tıpkısı engeller dikildi karşımıza. Ne yivliğe çıkabildik, ne kasabanın içindeki kaya mezarları gezebildik. Ne baharda yamaçlardan çiğdem toplayabildik.

 

Daha önce Bozkır da kaldığım yıllar da arkadaşların: - gezecek bir yerimiz yok ki, dediğini hatırlarım. Burada gezecek çok yer var ama gezenler nerde?

Günün birinde İskilip e bir kaymakam gelmiş. Kasabanın en güzel yerlerini seçip, buralara çardaklar kurdurmuş. Kaynak başlarına kır kahveleri açtırmış. Çocuk bahçesi, park yaptırmış. Kaleyi şenlendirmek istemiş. Ondan kalan bugün yalnız parktır. Kaymakam gidince çardakların her ağacını alan götürmüş. Çocuk bahçesinden geriye kalan beton kazıklar. Çağıl sadece yazın su almaya gelenler ile şenleniyor.

Ama okullarda gezi kolu, izcilik kolu, kültür ve edebiyat kolu vb. hep çalışıyor. Çocuklar bu konulardan not alıyor. Ve bizler akşamları saat 16 da okulu kapayınca soluğu kulüpte alıyoruz. Bu her yerde böyle. Sırtına yol çantasını sırtlamış, yollara düşen, kaynak başlarında ateşini yakıp eyle şen izcileri görmek istiyor gözlerimiz. Bu yurt gezilmeye değer.

 

21 Şubat 2013 Perşembe

9. HAÇLI SEFERİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ


 

9. HAÇLI SEFERİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ 

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, akıl havsala almıyor. Bizim dediğimiz, bizden dediğimiz iktidar döneminde, 9. Haçlı seferi devam ediyor. 

Bu dönemde tarihimiz, milletimiz, bayrağımız, vatanımız yargılanmaktadır. Dün Sevr anlaşmasını bize imzalatmak isteyenler, bu gün bunun hükümlerini yerine getirmek çabası içindeler. Bölünme haritaları düzenleyip, basına servis ediyorlar. Dünün sol ve TKP’lileri bu gün, PKK- BDP ile kol kolalar. Adı malum köşe yazarları, bölücülerin destekçisi olmuşlar. Onları destekleyen, kollayan yazılar yazıyorlar.  

BDP önderliğinde sözde barış ( kışkırtma ) turu düzenleniyor. Bayram değil seyran değil, bunca olaylardan, PKK militanları ile dağda kucaklaşmadan sonra; bu barış turu neyin nesi? Her mezarlığında PKK’nın pusuya düşürüp öldürdüğü şehitlerin olduğu ülkemizde, milletin sabrını basiret inimi ölçüyorlar? Bunun altında ne yatıyor? 2012 yılında Karadeniz bölgesinde yakalanan PKK militanları vardı. Planladıkları Karadeniz hareketinin alt yapısını oluşturmak için mi bu geziyi düzenlediler? Ertuğrul Kürkçü 12 Mart döneminde, Niksar Kızıltepe’de yakalanmıştı. Sebahat Tuncel Çorumda yaptığı konuşmada-“ “Biz sadece Kürt halkının değil, Alevilerinde, Ermenilerin de hakkını savunuyoruz.” Diyerek,  Türklüğü hiç ağzına almamıştır.  

Sinop ve samsun da meydana gelen olaylardan sonra, televizyonlarda milletin tepkisini karalayan sözde aydın konuşmacılar, yaşanan olaylara -“ bu bir provokasyondur.” Damgasını vuruyorlar. Bu milleti sokağa döktüren de, BDP’lileri buraya gönderen de aynı güç.  Ajanda aynı yerin ajandası.

Aslında sadece yakasında TBMM rozeti taşıyan milletvekilleri değil, dileyen her kesin, ülkenin her köşesine güven içerisinde gidebilmesi gerekir. Gel görelim öyle kötü oyunlar oynadılar ki, Kürdü- Türk ü birbiri ile çatıştırmak için, karşı karşıya getirmek için, her şey i yaptılar.

 Onca devlet ihalesi yapılan Diyarbakır’da, Ankara’dan giden bir Türk’ün ihale alabildiğini duydunuz mu?  Şayet alırsa bu işi sağ salim bitirebileceğini, düşünebiliyor musunuz?

Ankara’da bir kamu kurumundan, Siirt’e görevli olarak gidiyorlar. Ekib’den birisi Kürtçe biliyor. Lokanta ya gidip yemek siparişimizi verdiklerinde, Kürtçe bilen garsona Kürtçe bir şeyler söylüyor. Garson siparişi alıp, yanlarından ayrılıyor. Daha sonra içlerinden birisi, bu garsonun yanına gidiyor –“ bizim arkadaş sana ne dedi.” Diye soruyor. Garson biraz tereddüt ettikten sonra- Arkadaşınız bu Türklerin yemek fiyatlarını kazıklayabildiğin kadar kazıkla dedi. Bende olmaz öyle, fiyat ne ise onu uygularım dedim.” Diyor. Görevleri bitip Ankara’ya döndüklerinde; Kürtçe bilen arkadaşlarına yaptığı hareketin nedenini sorduklarında, söylediğini pişkinlikle inkâr ediyor. Onlarda, bir daha o arkadaşları ile göreve gitmeme kararı alıyorlar.

Bunu genele şamil etmek mümkün değil ama bir şeylerin doğru gitmediği ortada. Bunlardan ders alınmadığı da orta dadır.

Uğur Mumcu bir notunda "Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa, ne işi var CIA ve MOSSAD'ın Kürtler arasında?" "Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da; dünya bu savaşın farkında değil mi?" demektedir. Aslında CIA ve Mossad’ın yanına AB. ve Almanya, Fransa’yı da eklemek gerekir. Ülkemize karşı 9. Haçlı seferi bu ülkelerce icra edilmektedir.
En hazin olanı da, devlet erki bu duruma engel olmamakta veya olamamaktadır. AKP iktidarı bu oyunun tarafı durumunda olup, görevini Kürt ve Ermeni açılımı ile devam ettirmektedir. Biz vatandaşlarda sahnelenen oyunu seyrediyor, oyunun sonunu bekliyoruz.
Yarın seçim olsa sonuç ne olur. Kamuoyu yoklamalarında olduğu gibi AKP % 56 oyumu alır, tepe taklak mı giderler? onu zaman gösterecek.
Her şeye rağmen ben, milletimizin sağduyusuna güveniyorum. İnşallah gazasız belasız sandık, bu milletin önüne konulur. O zaman görürüz, ağ mı yaman, bey mi yaman. 

Mustafa Yolcu

 

 

18 Şubat 2013 Pazartesi

YIL 1956 İSKİLİPTEN NOTLAR


 

YIL 1956 İSKİLİP’TEN NOTLAR- 1

ORUÇ

İskilip’e 1938 yılında bir ramazan ayında gelmiştim. İki üç gün kalıp ayrılmıştım. Aradan bu kadar zaman geçti. 1953 Yılında bir ramazan ayında, İskilip e yeniden gelmek kısmetmiş.  İşe başlayıp kendime yer edinince, eski hatıralarımı yoklamak ilk işim oldu.

O zamanki İskilip’i ziyaretim çok ayrı bir sebeptendi. Ayrıca o gün ki ben ile bu gün ki ben arasında, bir hayli fark ve zaman var. Bu bakımdan 1938 yılının İskilip’ini hatırlamak benim için çok müşkül oldu. Ama yinede o gezinin içimde silinmez bir iki hatırası var ki, onları bu defada aynen bulunca geçmişi bu gün gibi hatırladım.

1938 de geldiğim İskilip’te, üç gün aç kalmıştım. Ay ramazana rastladığı için bütün lokantalar kapalı idi. Gündüzleri oturacak bir yer bulamamış, otelin tahtakurulu karyolasında, yaz sıcağında günümü öldürmüştüm. Çünkü kahveler de kapalı idi. Tanıdık biri bize bir lokanta gösterdi. Yemeğe lokantanın arka kapısından girmiştik. Ayrıca caddeye bakan pencereler, perdeler ile örtülmüştü. Akşamları kaleden patlayan topla sokaklar birden boşalıyor, sonra yirmi dakika ortalıkta yalnız köpekler dolaşıyor, birden sokaklar yine insan almıyordu. Yemeğini yiyen dışarıda idi. Gece bütün kahveler 12 kadar açıktı. Hiç birisi boş değildi. İşte kasabadan bende kalan en derin izler bunlardı.

1953 Yılı bir ramazan ayında, tekrar buraya geldim. Akşamın geç saatinde kasabaya girişimle, olanların farkına varmadım. Ama ertesi gün sokağa çıkınca, hatıralar birden canlandı. Sanki kasaba bunca yıl donmuş kalmış, şimdi buzlar çözülmüş, her şey tekrar aynı yerden başlamıştı. Tespihleri ellerinde elleri arkalarında ihtiyarcıklar, dualar mırıldanarak dolaşıyor, gölge arıyorlardı. Belli ki oruç keyfi içindeler. İşte yine lokantalar kapılarını kilitlemiş, pencerelerini perdelemişler, kahvelerde kimseler yok, yine kaleden top atılıyor. Yine kalede nare çalıyor, yine geceleri kahveler saat 12 lere kadar işliyor. Her şey yine aynı. Ben yine lokantaya arka kapıdan giriyorum. 

İlk yorgunluğum geçti. Etrafı daha iyi görebiliyorum. Sabahları da eski alışkanlığımla, vaktinde uyanmam mümkün oluyor. İşte saat altı. Güzel bir gün başlıyor. Etrafta bahar havası, kuşlar cıvıl cıvıl. Bütün ağaçlar çiçek içinde. Toprak buğulu. Yağmur çiselemiş az önce. Fakat o ne? Etrafta öylesine bir uğultu bir gürültü var ki. Hatıramı yokluyorum bu ne ola. Acaba bu gün Pazar mı? Günümü arıyorum. Pazar yeri bomboş. Geri dönüyor odamın penceresine koşuyorum. Sesler çoğalıyor. Pencereyi açıp bakıyorum.

Baktığım pencerenin altı bir kahvenin arka bahçesine karşıdır. Gürültü işte bu bahçeden gelmektedir. Geniş bahçenin her bir köşesine, dut ağaçlarının altına birçok masalar konmuş, gurup gurup insanlar bu masaların etrafına oturmuşlar,  hem konuşuyor, hem kahvaltı ediyorlar. Masaların üzerinde peynir ekmekleri, zeytinleri çayları pideleri var. Önce bir şey anlamıyorum. İşte şu dün elinde tespih, oruç keyfi gölge arayan falan şu filan, hım iş anlaşıldı.

Bu bütün bir ramazan, böyle devam etti. Yağmurlu sabahlar hariç, ben her sabah otelin penceresinden, bu bahçede oruç bozanları seyrettim. Sonra onları ellerinin tersi ile ağızlarını silip, dışarıda tespih ellerinde oruç keyifli gölge arayıp, dolaştıklarını gördüm. Şimdi asıl merakım, acaba 1938 dede bu bahçe bu kadar işliyor muydu?

ORMAN VE EV

Kasabanın bulunduğu yerler vakti ile ormanmış.  Bunun en yakın delili evleri. Burada evler orman bölgesinin evleri gibi hep iki katlı ve ahşap. Tek ev gösteremezsiniz ki bir katlı olsun. Bütün evler aynı tip. Yeni yapılanlarda da ufak tefek değişiklikler başlamış ama hep aynı genişlik ve ısınması imkânsız büyüklükte.

Orman yakın olduğu için, yazdan araba araba odunu getirir, bahçeye yığarlarmış. Kışın kütükleri ocaklara dayar, yakar ısınırlarmış. En küçük evin bir kışta yaktığı, 160 at yükü odun imiş. At yükleri ormanı uzağa kaçırmış. Şimdi almış bir dert onları” bu evleri nasıl ısıtıcok” diye. Odunun yükü en ucuzundan, meşenin eşek yükü üç lira, yılda ısınmak için 150 lira odun parası ayırmak lazım.

İşte bu düşünce, şimdi evlerin yapılışında kendini gösteriyor. Yeni yapılanlarda biraz küçüklük, daha mazbutluk göze çarpıyor. Burada alçı, kireçtaşı, kerpiçlik iyi toprak var, eh kerestede var. İnsanlar en azından daha rahat evlerde yaşayacaklar. Anlatmak istediğimiz, asıl bu evlerin eksikliği ve ana sebepleri. Kasabada bana bir ev gösteremezsiniz ki her şeyi tamam, hiç noksansız olsun. Bir defa evler iki katlıdır ama üst katlar, çoğunlukta oturulur durumda değildir. Daha tamamlanmamıştır. Pencereleri takılmamış, sıvası noksandır.( editörün notu- bu evler çoluk çocuğun evi hazır olsun diye büyük yapılırdı.)

OKUMA İŞİ

Havalar birden kışa çevirince, postalar aksadı. Her akşamüstü gazetelerimizi üç günlükte olsa alıyor, seviniyorduk. Şimdi çok akşamları boynumuz bükülü, postaneden geri dönüyoruz. Asıl anlatmak istediğimiz, bilhassa yerli memur arkadaşların, posta ile ilgilerini büsbütün kesmiş olmalarıdır. Onlar için arada sırada, kulüpteki eski gazeteleri bazen okumak, hatta okuyor görünmek kafi. Pek mühim bir olay olmalı ki, arada sırada gazete alınsın.

Bir öğretmen okumasa ne olur? Bunu düşünmekten bile korku duyup, insanı ürperiyor. Bu hal yerli öğretmen üzerinde daha bariz görünmektedir. Bu husus her yer için böylemidir? Bunu kesin olarak söylemek belki mümkün değilse de, bu kasaba için böyledir. Yerli öğretmen burada her türlü kültür faaliyetinden kendini çekmiş gibidir.

Bir gün bir arkadaş ile bu mevzu üzerinde konuşuyorduk. O fazla zamanı olmadığından onun için okuyamadığından dem vurdu. Daha sonra okumadan yaşamanın daha kolay olduğundan bahsetti. Öyle ya insan okuyunca birçok mesele ile karşılaşıyor, onları düşünmek zorunda kalıyor,uykusu kaçıyor, rahatsız oluyor vs. İyisi mi okumamak daha iyi.

Yerli öğretmen arkadaşların yıllardır buranın geleneklerine uymuş olmaları, onları buralı yapmış. Herhangi kötü atılması gerekli bir geleneği atmak değil, yapmamak da değil, aksine bizzat tatbik etmekle muhite uyuyorlar. Geçenlerde aydın fikirli birkaç yerli halk bu konu üzerinde düşünmüş olacaklar ki toplanıp üst makamlara bir dilekçe sunmuşlar. Yerli öğretmenler en azından 15- 20 yıldır burada eskidiler. Bunları değiştirin demişler.

Yabancı (dışarıdan gelen) memurların hiç olmazsa posta günleri ana, baba, arkadaşlarından mektup olsun beklemeleri, onları postaya, dolayısı ile yurt haberlerine bağlıyor. Gazete olsun okuyorlar. Radyo dinliyorlar. Ama bu çok önemli bir fark değil. Netice yine dönüp dolaşıp, bilhassa öğretmen kitlesinin okumadığı neticesine varıyor. Yalnız öğretmen kitlesi mi? Hâkimi, doktoru, avukatı hepsi. Bu mesele üzerinde önemle durulacak, konuların başında geliyor bence. Ne yapmalı, nasıl etmeli de okutmalı herkesi.  Hiç olmazsa okuma yazma bilenleri.

 

 

3 Şubat 2013 Pazar

ANADİLDE SAVUNMA HAKKI


Anadilde Savunma Hakkı

“Ana dilde savunma"  imkanı tanıyan tasarı, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaştı. Yapılan değişikliğe göre sanık; iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını, kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek.

"Türkçe bilmeyenlerin başka dilde savunma yapma imkânı zaten kanunlarımızda mevcuttu. Türkçe bilmeyenler tercüman aracılığıyla mahkemede savunma yapıyorlardı. Yeni düzenlemede ise herkes kendini, hangi dilde savunabileceğini düşünüyorsa, o dilde savunma yapacak. Bir sınırlama söz konusu değil. Kişi anadili olsun veya olmasın hangi dilde kendini daha iyi savunacağını düşünüyorsa o dilde savunma yapabilecek"  

Türkçe bilmeyen insanların böyle bir hakkı olmasına rağmen, böyle bir yasa niye gündeme geldi? Yasayla ekstradan verilen nedir? 

Buradaki amaç kişinin Türkçe bilip bilmemesi değil PKK'nın, BDP'nin, KCK'nın isteği üzerine Kürtçenin yargı dili yapılması, dil birliğinin bozulması, resmi diller yaratılma girişimidir. Bu yasa ile bölücü unsurlar, yeni bir hak elde etmenin, mevzi kazanmanın hazzını yaşıyorlardır. 

Tabi ki insanlar mahkemelerde kendini en iyi şekilde savunmanın, hak aramanın yollarını arayacaklardır. Maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olunca iş değişiyor. 

Devlete ve kanunlarına baş kaldıracaksın, devlete karşı adı konulmamış savaş ilan edeceksin, TBMM bulunan 25 milletvekili ile mecliste ve dışında birilerini suç işlemeye teşvik edip; bunu baş kaldırı hareketine dönüştüreceksin, bunun adına da hak arama diyeceksin. Bu millet bunu yutmuyor. Bu ajandanın arkasında ABD, İsrail, İngiltere, sözüm ona Avrupalı dostlarımızın olduğunu biliyor. 

Sokullu Mehmet Paşa, İnebahtı deniz savaşından sonra Venedik elçisi Barbaro’ya “ Biz sizden Kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik. Siz donanmamızı yakmakla sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal eskisinden daha gür gelir.” Demiştir.

Dilerim kolumuz kesilmez. Osmanlı Ortadoğu coğrafyasından çekildi çekileli, bu coğrafyanın sancısı bitmedi. Kan ve gözyaşı dinmedi. Şu an sahnede oynayan piyonlar veya çocukları eyvah diyecekler ama iş işten geçmiş olacak.

Kral Hüseyin'in büyük dedesinin ismi ‘‘Hüseyin bin Aliydi” biz ona ‘‘Şerif Hüseyin’’ derdik. ‘‘Şerif’’ unvanını taşırdı, zira Peygamber soyundan geldiğine inanılırdı. 1856'da Mekke'de doğdu. Sultan Abdülhamid'in iktidar senelerinde ‘‘Bağımsız bir Arap devleti kurup bütün Arapları tek bir bayrak altında toplamak’’ hevesine kapıldığı ve bu iş için İngilizlerle temasa geçtiği anlaşılınca İstanbul'a getirilip göz hapsine alındı. İstanbul’dan ayrılması, hatta evinden dışarıya adım atması bile yasaktı. Yıllarca böyle yaşadı ama Abdülhamid'i devirip iktidara gelen İttihatçılar, akıl almaz bir iş yaptılar: Hüseyin ‘‘Emir’’ unvanıyla Mekke'ye yollandı, yani kurda kuzu emanet edildi.

Derken imparatorluk Birinci Dünya Savaşı'na girdi ve Hüseyin'in hayalleri de ‘‘Arap isyanı’’ şeklinde yavaş yavaş hakikate dönmeye başladı. Bunda Londra'dan yollanan ve meşhur Lawrence'nin dağıttığı altınların etkisi büyük oldu; Hüseyin 1916'nın 9 Eylül'ünde kendisini ‘‘Hicaz Kralı’’ ilân etti, bir ‘‘isyan’’ ve ‘‘cihad’’ bildirisi yayınladı. Bu bildiride ‘‘Türkler dinden çıktılar. Arapların Türklere karşı cihadı farzdır.’’ demişti.

Bildirinin neticesi, binlerce Mehmetçik Arap çöllerinde arkadan hançerlenerek can verdi. Hüseyin krallıkla yetinmedi, hemen arkasından hilâfetini de ilân etti ama halifeliğini kendisine bağlı birkaç kabileden başka kimse tanımadı. Talihi artık yavaş yavaş ondan yüz çeviriyordu. Tahtını 1924'te Suudi Arabistan'ın şimdiki hâkimi olan Suudi hanedanının kurucusu İbn-i Suud'a terk etti. Önce Kıbrıs'a kaçtı, oradan Amman'a geçti ve 1931'de orada can verdi. Ölüm döşeğinde sayıklarken ‘‘Osmanlı'ya kılıç çekmemeliydim’’ dediği ve lânete uğrama endişesi içerisinde olduğu rivayet edildi. Aradan geçen seneler bu rivayetleri de, endişeleri de haklı çıkardı. Kendisinden sonra tahta geçen çocuklarıyla torunlarının hiçbiri yataklarında can veremedi...

Bundan sonra hangi talepler gelecek, ne istenecek hep birlikte göreceğiz.

Gündemde artık anayasa değişikliği var. Bununla en büyük hamle yapılarak, bölünmenin önünde ayak bağı olan unsurlar ortadan kaldırılacak. Böyle hesap yapıyorlar. “ Mevla’m görelim neyler. Neylerse güzel eyler. “ 

Mustafa Yolcu

                                                                                                                                                                             

16 Ocak 2013 Çarşamba

PKK VE OSLO SÜRECİ


PKK VE OSLO SÜRECİ 

Ülkemiz yeni bir süreç yaşıyor. İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmelerden sonra, deşifre olan Oslo süreci ile yeni bir süreç başlatılıyor. 

Görünen oki, MHP dışında mecliste bulunan partiler, bu sürece destek veriyorlar. MHP’nin ortaya koyduğu itirazlar doğru. İktidarın savunması kendine göre haklı. CHP bu süreçten nemalanmak peşinde.
Kamuoyunun bu konulara ilişkin, cevaplanmasını istediği sorular var. 

PKK’nın silah bırakıp, ülkeyi terk ettiğini varsayalım. İmralı’da bulun Apo’nun muhatap alınıp, BDP’nin nötralize olduğunu düşünelim. Oyun kurucuların düşündüğü manada, Kuzey Irak’ın Türkiye ye bağlandığını, Kürtlere bu bölgede otonomi verildiğini, Kerkük ve Musul’un da bu bölgede kaldığını varsayalım. Bu topraklar da sıkıntı bitecek mi? Talepler bitecek mi? Coğrafi talepler sona erecek mi?

İran, Suriye de bulunan Kürtlerin durumu ne olacak?

Bütün bu olaylar Amerikan ajandası neticesi meydana gelmektedir. Bizim devletimiz bu olaylar sonucu daha mı güçlü olacak? Daha mı sorunlu kalacak? 

Bir bölgeye otonomi verildiğini düşünelim, Ankara da, İstanbul da, diğer illerde bulunan Kürtlerin durumu ne olacak. Bu nüfus artış hızı ile bütün Türkiye’yi mi talep edecekler? 
Şimdiye kadar üretime katılmamış, devlete vergi vermemiş, elektrik su parası ödememiş bu insanlar, bu bölgeyi nasıl yönetecekler? Bunların eroin ve diğer kaçakçılıklarına yine göz yumulacak mı? Türkiye’nin her tarafından milletvekili çıkaracaklar mı? Devlet ihalelerinde aslan payı, yine bunların mı olacak? 

Anayasa da değişiklik yapılarak, bütün bu oluşumlara yeşil ışık yakılacak. Sonra da biz ülkemizde Türküm diyemeyeceğiz. Şimdi olduğu gibi biz Türküm dediğimizde bize faşist diyecekler, onlar Kürdüm dediklerinde kahraman olacaklar. 

Binlerce kişinin katili Apo serbest kalacak, belki de Kürt bölgesinin kahraman yöneticisi olacak. Bu şartları bu gün hazırlamakta olanlar, yarın bundan gurur mu duyacaklar, pişman mı olacaklar! Bunu tarih gösterecek. Bu günün tarihini yazanların çocukları, babaları ile küçülen zayıflayan Türkiye ile gurur duyacaklarını sanmıyorum. Bu gün başka ülkelerde okul açıp, Türkçe öğrettiklerini söyleyenler,” yarın bu topraklarda Kürtçe den başka eğitimi olmayan okullar açıldığında” bunun mantığını nasıl açıklayacaklar.

Bu bölünme burada bitmeyip, başka talepleri de peşinden getirecek. 

Yahudilerin Yüzyılların hayali olan, Nil den Fırat a kadar olan topraklar hayali, böylece gerçekleşmiş olacak. Bu necip millete kılıç çeken, ihanet eden kavimler hiçbir zaman rahat ve huzur yüzü görmeyecekler.  

Yöneticiler, baştakiler gelin bu hataya düşmeyelim. Kanla alınan bu topraklar, kanla verilir. Göz göre göre bu ülkeyi bölücülere teslim etmeyelim.Bu günün yarını da var. Yarın bu saydığımız yanlışların hesabını nasıl vereceğiz bunu iyi hesaplayalım.

Mustafa Yolcu

1 Ocak 2013 Salı

ODTÜ ÖĞRENCİ OLAYLARI



ODTÜ ÖĞRENCİ OLAYLARI

 

Öğrenci olayları ve bu olayların arkasındaki güçler kimlerdir?

Öğrenci okumak, öğrenmek için evinden çıkar. Gurbete okula gider.

Kendi evinde kalıp, okula gidiyorsa ne ala. Çorbası hazır, yemeği hazır, sıcacık evi hazırdır.

Gurbete gitmişse, gurbet acısı çekiyor evini özlüyorsa durum başkadır.

Kaldığı yer, yurt veya talebe evidir. Bazen kaldığı yurtta, talebe evinde de huzur bulamaz. Kendisine evinin sıcaklığını verecek bir ortamı özler.

Maddi sıkıntı çeker. Basit ihtiyaçlarını karşılayamaz, otobüs biletini dahi alamadığı zamanlar olur.

İşte bu devrelerde ortaya birileri çıkar. Arkadaşlık adına, derdini paylaşmak adına, ülkenin sorunlarını konuşmak adına onunla arkadaş olurlar.

Kendisine tozpembe bir dünya gösterilir. Kısıtlamaların olmadığı, zenginin fakirin olmadığı, hiç kimsenin hakkının yenilmediği bir dünyadır bu.

Gösterilen dünyaya ulaşabilmek içinde, otoriteye baş kaldırmak gerekir. Direnmek, mücadele etmek gerekir. “Korktukça tutsak, vazgeçtikçe özgürsün” cümlesi işlenir zihinlere.

Öğrenciye farklı olması, zincirleri kırması söylenir. Bu topyekûn bir başkaldırı hareketidir. O artık her şeyi en iyi bilen, kendinden başkalarını zavallı gören birisidir. Kampus hayatında apayrı bir yaşam tarzı sergilenir. Kılığı, kıyafeti kampusun dışında bulunan insanlardan farklıdır.

 

!980 öncesi öğrenci olaylarına karışmış bir gencin başından geçenleri sizlerle paylaşmak istiyorum:

Ankara da üniversiteyi kazanan Cemal orada ne yapacağını, nasıl geçineceğini, öğrencilik hayatını nasıl sürdüreceğini düşünür.

Kendisi fakir bir ailenin çocuğudur. Köylerinden Murtaza Ankara’da kapıcılık yapmaktadır. Cemale babası, hemşerileri olan kapıcı Murtaza’yı bulmasını söyler. Cemal Murtaza’nın adresini alarak Ankara’ya gider.

Elindeki adres ile Murtaza’yı bulur. Murtaza ile birlikte üniversiteye giderek okula kayıt yaptırırlar. Murtaza kapıcılık yaptığı evde ona yatacak bir yer ayarlar. Kalacak bir yer temin edinceye kadar, misafir olarak Murtazanın evinde kalacaktır. Köyden getirdiği erzakta orada yenilir.

Okul açılmıştır. Cemal okula gidip gelmektedir. Murtaza Cemal’e bir sendikadan bahseder. Burada tanıdıklarının olduğunu, işçilerin hak aramak için buraya gelip gittiğini söyler.

Cemal’i de yanına alarak sendikaya giderler. Burası devrimci bir sendika’dır. Orada sınıf bilinci, proletarya iktidarı, sosyalizm konuşulmaktadır.

Cemal sendika da çay ocağında görevlendirilir. Odanın birinde yatacak yer ayarlanır. Artık Cemal buradan okuluna gidip gelmekte, kalan zamanında sendikada çay ocağında çalışmaktadır.

Elinde okulunun kitaplarının yanında, sendika kitapları, devrimci kitaplarda vardır. Bu kitapları okumakta, her gün yeni şeyler öğrenmektedir. Okudukça kendi dünyasında bocalamaya girer. Şimdiye kadar öğrendikleri ile burada okudukları, söylenenler farklı şeylerdir. Kendisine din afyondur denilmekte, önceden bildikleri gericilik olarak nitelendirilmektedir.

Cemal artık işçi sınıfının bir üyesidir. Kültür çalışmalarına, gösterilere katılmakta, sendikal faaliyetlerde bulunmaktadır.

Cemal bir süre sonra okulunda öğrenci lideri olmuştur. Çeşitli illere konferanslar vermeye gitmektedir. Adı Cemal hocadır.

12 Eylül hareketinden sonra birini öldürmek suçlaması ile Mamak ceza evine atılır. Orada malum işkencelerden sonra, iki kişilik bir hücreye konulur. Hücredeki diğer kişide adam öldürmek suçlaması ile yatan ülkücüdür. Altlı üstlü bir ranzada yatmaktadırlar. İkisi de birbirinden çekinmekte, can korkusu yaşamaktadır. Kaldıkları hücre ikisi içinde manevi işkenceye dönüşür. Gece olunca uyumamakta, birbirleri ile konuşmazlar. Sigarası biten Cemal, ülkücü koğuş arkadaşından sigara ister. Böylece diyalogları başlar.

Her ikisi de kimseyi öldürmediğini, suçsuz yere hapse atıldıklarını söylerler. Ülkücü arkadaşı koğuşta namaz kılmaktadır. Cemal de onu seyreder. Bir gün koğuş arkadaşına; “kendisinin köylerinde Cuma namazına gittiğini, oruç tuttuğunu, bu olaylar içine girince kendisini ateist bir oluşumun içinde bulduğunu” söyler. Koğuşta oda namazını kılmaya başlar.

Geçmişe ait her ikisinin kanaati de; “Birilerinin kendilerini kullandığı. Kendilerini olayların içine sürenlerin ortada gözükmediği, hapse girmediği noktasında birleşirler.

Hapiste kararlaştırdıkları bir hususta “Hapisten çıkıp normal hayata başladıkların da, yeni yetişen gençlere yaşadıkları olayları anlatıp; onlarında bu duruma düşmemelerini sağlamaktadır.” Hapisten çıkınca ikisi de arkadaşlıklarını sürdürürler. İkisi de güvenlik raporu alamadıklarından memur olamamıştır.

 

Günümüzde ODTÜ de ve diğer okullarda sergilenen oyun, yine aynı oyun. Türkiye’de öğrenci olayları iktidarı ve istikrarı hedef alıp, darbeye gizli ajanda sahiplerine zemin hazırlamak amacını gütmektedir. Deneyimli istihbaratçılar, bir servisin desteği veya yönlendirmesi olmadan, üç kişinin bir araya gelip eylem yapmasının mümkün olmadığını söylemektedir.

 

Dünyada yeni bir parasal sistemin doğum sancıları yaşanıyor. Bu geçiş döneminde birçok ülkede refah kayıpları yaşanmaktadır. Önümüzdeki günlerde Avrupa’da kitle eylemlerinin oluşmasına sebep olacak alt yapı oluşmaktadır. Nitekim ülkemizdeki tüm öğrenci olaylarında, Avrupa’ya özenilmiştir. Türkiye’de yaşananlar daha geniş kapsamlı bir dönüşümün parçasıdır. Öğrenci olayları büyük bir değişimin küçük bir parçasıdır. Deniz yüzeyinde görülen buzlardan başka, deniz altında buzdağı bulunmaktadır. Önemli olan yaşanan olayların altındaki mesajı iyi algılayabilmektir.

Bütün bu hususlar göz önüne alınarak; “Güvenlik güçlerinin, havada uçuşan sivrisineklerle uğraşmayı bırakıp, sivrisineklerin barındığı bataklığı kurutması gerekmektedir.”

 

 

Mustafa Yolcu

 

12 Aralık 2012 Çarşamba

NECDET PORTAKAL


NECDET PORTAKAL- 8.5.2012

Ankara Etlik General Tevfik Sağlam Caddesinde, beş adet beyaz eşya satış mağazası bulunan, bünyesinde 35 kişi çalıştıran, başarılı bir ticari hayatı olan hemşerimiz. Onun hayatını size aktarmaya çalışacağım.

MY- Necdet Bey bize kendinizi tanıtabilirmisiniz.

11.2.1953 Senesinde Ankara da doğdum. Annem ve Babam İskilipli. Babam çalışmak için İskilip’ten Ankara’ya gelmiş. Hisarda küçük bir ev tutmuşlar. 1968 yılına kadar At pazarı denilen yerde, daha sonra 1977 yılına kadar Aktepe de oturduk. Ortaokul ve liseyi Ankara’da okudum,  Hacettepe biyoloji bölümünden 1978 yılında mezun oldum.

İlkokul üçüncü sınıftan itibaren sabahleyin saat dörtte kalkar, simitçiye gider 100 simit alır, okul vaktine kadar simitleri satardım. Sonra okula giderdim. Öğleyin okuldan çıkınca gazete satar, akşamda akşam gazetesi satardım. Ayda 900 lira para kazanırdım. O zamanlar babamın 300 lira maaşı vardı.  Kazandığım parayı idareli harcardım. Hayatta prensibim, kazandığım paranın dörtte birini biriktirmek olmuştur. Bunu herkese tavsiye ederim. İlerisi için muhakkak para biriktirmelidir.

Öğretmen beş ortalı defter isterdi. Kırtasiye ye gidip 30 adet defter alırdım. Gider okulun önünde defterleri satardım. Hem para kazanır, hem de kullanacağım  defterim bana bedavaya kalırdı. Para kazanmak benim için kolaydı. Kazandığım para ile anneme bilezik alırdım. Aldığım bileziği anneme getirince,  annem çok sevinirdi. Anneme bilezikli Hatice Hanım derlerdi. Annem benim subay olmamı isterdi. Anneme bu zevki tattırmak için, yedek subay olarak askerlik yaptım. Bu durumdan annem çok mutlu olmuştu.

Ticaret sevgisi bende küçükken başladı. Hisarda kale kapının önünde, çekirdek bisküvi çikolata satardım. Küçükten itibaren esnafın yanında kredim vardı. Esnaftan malı alıp satar, sonrada anaparasını öderdim.

Bir gün Ulucanlarda bir kamyon çekirdeğin satıldığını gördüm. Çekirdeğe baktım iyi. Çekirdeği kaça satıyorsun diye sordum. Çekirdeğin sahibi “sen git de baban gelsin pazarlık edelim” dedi. Yanımda arkadaşım vardı. Dedi ki-“ Yaşının küçük olduğuna bakma, bu esnaftır. Hesabına gelirse satın alır.” Dedi. Ben bu çekirdeği satın alarak, 50 kiloluk çuvallara koyup depoladım. Her gün 30 kilo çekirdeği fırında kavurarak, Hisarda kale kapısının yanında sattım. Benim çekirdek sattığım yer, arkadaşlarımın buluşma yeri olmuştu. Arkadaşlarım çekirdekten otlanmak isterlerdi, zarar ederim yemeyin derdim. Bu çekirdeği kavurup satarak, iyi para kazanmıştım. İnsan kendi emeği ile çalışıp ürettiğinde, zarar etme durumu olmuyor. Para anadan babadan kalırsa, onu iyi kullanmasını bilmiyor.

İskilip’e gittiğimizde, akrabamız olan Namlıların bahçesine gittim. Oradan elma armut toplayıp, gömleğimin ön tarafını alttan düğümleyip buraya doldurdum. Kucağımdaki meyvelerle, Çorum yoluna çıktım. Baktım bir köylü eşeği ile geliyor. Ona “ beni eşeğin ile İskilip’e götürürsen, sana elma veririm.” dedim. Adam gülümsedi. Bin hadi eşeğin arkasına dedi. Bende eşeğin semerinin arkasına bindim. Böylece İskilip’e geldik. Eşekten inince adama elma vermek istedim, gerek yok diye almadı.

Ortaokul sonunda askeri okul girmek için, yalnız başıma İstanbul’a gittim. Okula kaydımı yaptırdım. Daha sonra Ankara’ da imtihana girdim ama kazanamadım.

Üniversite yıllarında çelik eşya atölyesi açtım. Hem okula gidiyor, hem de atölyeyi çalıştırıyordum. Son sınıfa gelince bir dersten zorlandım. Okuldan mezun olmak için bu dersi vermek zorunda idim. Okulu bitirip yedek subay olarak askerliğimi yapmak durumundaydım. Aksi takdirde, er olarak askere gidersem, atölyem kapanma durumunda kalırdı. İşin başında olmazsam, işin devam etme durumu yoktu. O derse iyice çalıştım. Dersin hocasına gidip “ Hocam ben bu derse çok iyi hazırlandım. Bu dersi verip sınıfı geçmek zorundayım. Şayet geçemezsem beni sözlü imtihan yapacaksın.” Dedim. Saat dörde kadar okulun önünde bekledim. Hoca yukardan bana git diye el salladı. Gitmeyip bekledim. Bu kez müstahdemi gönderip, dersi geçtin diye haber gönderdi. Müstahdeme dedim ki” hoca camdan bağırsın gideyim. Yoksa gitmem.” dedim. Hoca camdan bağırdı. Dersi geçtin git dedi ve oradan ayrıldım.

Okulu bitirince diplomamı hiç kullanmadım. Ama insanın bir unvanı olması, Üniversite mezunu olması çok önemli. Hâkimin polisin karşısına çıkıyorsun, hangi okul mezunusun diye soruyor. Üniversite mezunuyum deyince şöyle bir düşünüyor. Aylık kazancın ne diye sorduğunda 5-10 bin lira dersen bir kere daha düşünüyor. Böyle olmayıp’ ta ortaokul mezunuyum. Asgari ücretle çalışıyorum dersen ona göre değerlendiriyorlar. Bu sebeple, bir üniversite mezunu olmak şart.

Ekonomik durumum iyi olmasına rağmen, kendimin taşıyamayacağı yükü başkasına taşıttırmam. Taşıtacağım yükün önce ben altına girerim. Askerde iken sabahleyin erkenden kalkar, pentatlon sahasında çukura önce kendim girer, çıkabilirsem askerleri bu çukura sokardım.  59 yaşında olmama rağmen, bu gün bile 1500 kilometre yolu araba ile gidip gelirim.

Yedek subay olarak Gaziantep de askerliğimi yaparken,  hafta sonu Antep’ den halı alır, Ankara’ya getirirdim. Ankara’dan Antep e giderken, atölyeden demir masa sandalye götürürdüm. Antep’e getirdiğim malları da, birlikte subay astsubay arkadaşlara satardım. Zaten aldığım siparişe göre mal getirirdim. Böylece askerlik boyunca, atölyenin işleri aksamadan devam etti.

Babam benim işlerime karışmaz, beni izlerdi. Bir gün-“ Oğlum ben senin işlerine karışmıyorum ama seni izliyorum. Piyasa ya bir sürü borç ediyorsun. Benim bir dairem var, sana feda olsun ama senin borçların 20 daire satılsa da ödenmez. Niye bu kadar borçlanıyorsun?” Dedi. Bende babama-“Baba şimdiye kadar kapına bir alacaklı getirdim mi? Sana birisi bu oğlun sahtekâr, borcunu ödemiyor dedi mi? Merak etme ben tedbirli davranıyorum. Şimdiye kadarda hiç sıkıntıya girmedim.” Dedim. Babam bunu duyunca çok memnun oldu.

Babam emekli olunca bana “ Oğlum şimdiye kadar ben sana bir takım elbise alamadım. Seninle gidip kumaş alalım, terziye götürüp kendimize takım elbise diktirelim.” Dedi. Babamı memnun etmek için babamın beğendiği, benim yaşıma uygun olmayan kumaştan baba oğul elbise diktirip giyindik.

MY- Çalışma hayatında kimi örnek aldınız.

Ticari hayatta kendime Ömer Dileri örnek aldım. O bana bir takım tavsiyelerde bulunur, onu can kulağı ile dinlerdim. Bir gün bana “ gel seni bir kıza bakmaya götüreceğim.” Dedi. Üzerimde iş elbisem vardı. Ömer emmi bu elbise ile gidilir mi deyince-“ olsun oğlum gel hadi” dedi. Gittik ama bir şey konuşmadan geldik. Askerliği yapıp geldikten sonra bana-“ deli oğlan hazırlan da kızı istemeye gideceğiz.” Dedi. Eşimle onun aracılığı ile evlendim.

Bir kez onun müşterisine mal satmam söz konusu oldu. Hacı Ömer müşteriyi benim arabanın içine bindirdikten sonra, kendisi arabanın kasasına çıkıp oturdu. Hacı Ömer’e  “arabayı sen sür, ben kasaya bineyim” dedim. Bana-“ Git lan arabanı sür. Benim işime karışma.” dedi. Mütevazılığı her zaman korur, parasını dışarı yansıtmazdı. İnsanlar zenginledikçe, makam mevki sahibi oldukça alçak gönüllü olmayı bilmeli, büyüklük taslamamalı.

Ömer emmi bir gün bana gelerek, 100 adet dikiş makinesi alacağını söyledi. Tanesi kaç liradan dedim. Şu anda söylediğim makinenin tanesinin fiyatı 13 bin lira ama; ben 10 bin liradan olursa alacağım dedi. Bende İstanbul’a giderek, istenilen dikiş makinesinin toptancısından tanesini 9750 liradan pazarlık ederek, 100 makine için bağlantı yaptım. Ankara ya gelerek Ömer emmiye makineleri tanesini 10 bin liradan vereceğimi söyledim.  Tanesinde 250 lira kazanarak makineleri Hacı Ömer’e devrettim.

MY- Gençlere ne tavsiye edersiniz.

KOSGEB güzel bir olay. Önce işe ait kursa gidiyorsun. Sonra 30 bin- 80 bin lira arası devlet karşılıksız kredi veriyor. Bu güzel bir imkân. Bu dal ciddi olarak değerlendirilerek, iş sahibi olunabilir. Girilecek emek yoğun bir işle, para kazanmak mümkün. Elinizde on liranız varsa, bunun bir lirası ile bir işte oynayın. On lirayı tek bir işe yatırırsanız, bunu kaybettiğinizde her şeyinizi kaybedersiniz. İşi çeşitlendirirseniz birini kaybederseniz, diğerleri ayakta kalır.

Kimseye borç para vermeyin, kefilde olmayın. Birine yardımcı olmak istiyorsanız ona para verin, o parayı da unutun. Geri dönmesini beklemeyin.

 Bir müşterim vardı, elinde olmayan sebepler nedeni ile iflas etti. Alacaklıları icraya gittiler. Bu müşteri dürüst birisi idi. Borcunu hiç aksatmazdı. Müşterinin senetlerini alıp yanını gittim. Senetlerini verip” bunları yırtıp at, ilerde eline para geçerse, borcunu bana ödersin.” dedim. Böyle söyleyince ağladı. Akrabalarım bile beni icraya verdiler. Sen senetlerimi yırt diye elime veriyorsun dedi. Bu arkadaş altı sene sonra borçlarını bana ödedi.

İskilip’te Ganik şekerleme ile Greyderi tebrik ediyorum. Birçok hemşerimize iş veriyorlar. Böyle işyerleri çoğalırsa istihdam artar. Ben dünyanın her tarafını gezdim, inceledim. Çin de işçiler aylık 60-100 dolara çalışıyorlar. Bizim memleketimiz dünyanın en güzel yeri. Dört mevsimi birden yaşıyoruz.  Yediklerimizin tadını alıyoruz.  Tek kusurumuz çok çalışmamak. Boşa vakit geçirmek. Bunu üzerimizden atıp, bayram seyran demeden çalışmalıyız. Benim cumartesi pazarım, bayramım yok. Her zaman işimin başındayım. Yeri geliyor bir araba malı 800 kilometre yere götürüp boşaltıp geliyorum. Allah’ta bana kazancımı veriyor.

İş hayatına atılacak kişinin, işi ile ilgili eziyeti öncelikle kendisinin çekmesi lazım. İş yerinde,  işçiden daha çok kendisinin çalışması lazım. Çıraklığını yapmadığı işe girmemesi lazım. Çok para kazanılır denilen işin, riski çok olur. Sakın böyle bir işe girmeye kalkışmasınlar. Gençlere sermayesi az, emeği çok işe başlamalarını tavsiye ederim.

Necdet Bey hemşerimize bu güzel sohbet için teşekkür eder, başarılarının devamını dilerim.

Mustafa Yolcu